Ara

Kahve Sigara Kahve

Sigara dumanına kahveyle eşlik ederken cümlelere dökülen delilik alametleri…

Vasiyet

Mariah Tato4

Öldüğümde, mezarımın üstüne ağaçlar dikin. Salsın köklerini çürüyen bedenime, yeni ve köklü yaşamlara hizmet etsin hızla çürüyen bedenim. Üzerime renk renk çiçekler açan ağaçlar, sarmaşıklar dikin. Bu dünyadaki renksizliğimi, yeşile olan hasretimi dindirsin. Mezar taşı ya da mermer kenarlıklarla sabitlenmesin yerim. Bu dünyadaki sınırlılığıma inat, “dünyanın bütün topraklarının altındayım” diyebileyim. Ve hiçbir insan tarafından bilinmesin yerim. Ben kimsenin ziyaret etmek zorunda hissettiği ya da hissedeceği bir bahçe değilim. Ne bir ağıt, ne de beni öteye uğurlayan bir dua isterim. Çünkü beni alet etmek istedikleriniz, sizin kendinizi rahatlatma şekliniz.

Görsel: Mariah Tato

Delilik

Adipocere

Karanlıktı, sessizce bana doğru ilerliyordu. Yüzünü seçemiyordum. Bir karaltı, bir silüetti yalnızca. Gözlerim fazlasıyla ağırlaşmış, ucundaki yaşları bırakmak istemezcesine tutunuyordu acılara. Üzerimde bir ağırlık, yüzyılların tutsaklığı vardı. Yaşam, toprağa üflenen nefes, bir ağırlık, bir zindandı uçurtma ruhlarımıza. Bu yaşam savaşında, alelade sığınmışken bu çöplüğün kenarına, hesaplaşırken kendimle içten içe, onun yaklaştığını fark edememiştim.

Elinde parıldayan bir cisim vardı. Bir bıçak ya da bir balta… Hangisi olduğunun hiçbir önemi yoktu. Zaman yavaşlamıştı, hızlanan ve hızlandıkça birbiri ardına akıp giden düşüncelerimin aksine.

Bana doğru geliyordu. Karanlıkta, en kalabalık şehrin en tenha sokağına saklanmış, bir çöpün kenarına sığınmış olan bana doğru geliyordu. Oysa ben kimdim ki böylesine dikkatini çekiyordum? Kimdim ben? Asırlarca yok sayılan, rahminde bir çocuğa can vermediği sürece herkese dert tasa olan kadın… Bütün dünyanın yükünü iki bacağı arasında taşıyan ben… Lafa gelince eşit olan, istismar edildiğinde reşit sayılan… Asla fikri sorulmayan… Suçlanan, kapatılan, susturulan… Bütün bunlara rağmen hala dimdik ayakta duran… Bu dünyanın şeytanı mıydım ben?

Büyük bir özenle araladı gömleğimi ve sütyenimin üzerinden bıçağın sivri yerini tüm gücüyle sapladı kalbime. Artık bıçağın değil, onun gözlerinin parlaklığını görüyordum acıdan çoktan körleşmiş gözlerimle. Bütün gücüyle sağa-sola doğru kanırtarak saplarken bıçağını, “artık sadece benimsin” dedi delirmiş gibi bakarak yüzüme… Kendime dahi ait olamadan, bir başkasına ait olmak… Daha varoluşumu tamamlamadan, bir başkasının eksikliğine yama olmak… Ve bütün bunları göğsümün altında çarpıp duran, üç gün sonra çürüyecek bir organın beni yönlendirmesiyle yapmak?

Bana göre değildi benden bekleneni gerçekleştirmek. Hiçbir zaman da olamadı. Hep bir çıkıntılık, hep bir muhalefet, hep bir kendini bilmezlik hakim oldu hayatıma. Belki de insanların yüzündeki o şaşkınlığa olan tutkum, bütün kaslarımı, düşlerimi ve düşüncelerimi ele geçirip, ne kadar yapmamam gereken varsa, zorla yaptırıyordu bana… Çığlığımı içime hapsedip olanca gücümle güldüm yüzüne… “Delisin sen!” Gülümsemelerim kahkahalara dönüştükçe, gözlerindeki delilik daha da derinleşiyordu. Bıçağını kalbimin tam ortasında bırakıp uzaklaşana dek deliliği gördüm gözlerinde… Gözleri derinleştikçe, umutsuzluğum da derinleşiyordu. Sonrasıysa derin bir sessizlik.

Canım acıyordu… Canım çok acıyordu. Ruhumdaki bütün renkler yavaş yavaş solarken, içimdeki en kalabalık şehrin en tenha sokağından sürünerek çıktım. Geride bıraktığım tüm yaralarımdan uzaklaşmak için kendimi kalabalıklarımın kucağına bıraktım. Bir başka sefer, yine kendimi çöplüğün kenarına çekeceğimi bilerek. Bütün trenler kalkmış, bütün gemiler kaçmıştı. Hayatımdaki tüm olasılıklara veda bile edememiştim üstelik. Ve kimse aşkın kolay olduğunu söylememişti. Bu kadar acıtabileceğini de…

Görsel: adipocere

Teslimiyet

gabriel_isak

Arabada köşeye büzüşmüş, başına gelecekleri düşünüyordu. Şimdi ne olacaktı? En fazla ne olabilirdi? Daha ne gelebilirdi başına? Birçok insanla konuşmuş, başına neler gelebileceği konusunda bilgi almaya çalışmıştı. Konuşmalar… Konuşmalar… Her kafadan bir ses çıkıyor, her biri ayrı bir şey söylüyordu. Kimine göre askere gitmekten daha kolaydı içeri girip çıkmak. Kimine göre ise sayılı zaman çabuk geçerdi. Kimse anlamıyordu. Kimse bilmiyordu içinde kopan fırtınaları… Korkuyu. Üvey evlat gibi toplumdan tecrit edilişinin içinde yarattığı girdabı anlamıyordu insanlar. Son birkaç saat, son birkaç kilometre… Nasıl da devam ediyordu hayat, hiçbir şey olmamışçasına. Ağaçlar meyvelerini olgunlaştırıyor, kuşlar aynı tondan şakımaya devam ediyordu. Ben ise bastıkça basıyordum gaza, yetişmek istemediği yerlere yetiştirmek için onu. Onun beyninin içinde gelecek anların kaygısı durmaksızın uğulduyordu…

Göz ucuyla arkada koltuğa sinmiş bu küçücük kıza baktım. İnsanların canını yakmıştı. Onun da canının yanması gerekiyordu elbette. Kabullenmişti, teslim oluyordu kendiliğinden. Pişmandı elbette. Ama onunla beraber suçluyduk hepimiz. Devlet ve toplumun her bir ferdi olarak bizler de suçluyduk. Kim suçlu olarak doğardı ki?

Aracı durdurdum. İndi. Özgürlüğüne veda edercesine sarıldı, son bir defa kucaklarcasına özgürlüğünü… Demir parmaklıklı kapıya doğru yavaş yavaş yürürken, çaresiz bir teslimiyeti izledim.

Görsel: Gabriel İsak

Kimsin Sen?

Madzharov Art

Sessizlik bütün dilsizliğiyle baskılıyor geceyi. Kır çiçeklerinin boynunu büktüren, kavurucu bir sıcaklık var penceremin dışında, birçoklarının gerçek kabul ettiği dünyada. Yüreğimdeyse hepsini aşıp ve hatta yıkıp geçen cehennemsi bir yangın. Tutkularım, kömürü köze, kağıdı küle döndüren bir kıvılcım gibi yavaşça esir alıyor ruhumu. Gecenin bu karanlığında, yüzleşiyorum ruhumun karanlık yüzüyle. Saçlarım tutuşuyor, ruhum kanatlanıyor, kanatlarım büyüyor. Sığmıyorum bu kente, ne de göklere… Alevden patikalar çiziyorum gökyüzüne. Yıldızlarımı dağıtıyorum saçlarımı savurarak. Sarıp sarmalıyorum dünyayı, parmak uçlarınla usulca dokunup, sakince çağlayan şerarelerini ruhumdaki ilk kıvılcımlara dönüştürdüğün tenimle. Söyle bana karanlığın getirdiği isimsiz adam… Kimsin Sen?

Görsel: Madzharov Art

Platonik

Adaların Deniz Kızı

Bütün gün oturduğum yerden kalkmamıştım. Yavaş yavaş karanlığın İstanbul’u istila edişini izledim. Ruhumu istila eden korkular gibi sessizce indi karanlık. Bulunduğum yeri hafifçe aydınlatan zayıf bir ışık dışında etrafta hiçbir ışık kaynağı yoktu. Bir de karşı kıyının ince bir mücevheri andıran göz kırpan ışıkları… Bana kadar ulaşmıyordu bile. Karanlık, adeta sessizliği de getiriyordu beraberinde. Tüm dünya uyuyordu sanki… Ben ise bu sessizlikte gerçeklerle yüzleşiyordum. Kimsenin bana söylemediği şeyleri kendime fısıldıyor, bütün bu dile gelmemişlerin kahredici acısında, kan revan içinde ayakta kalmaya çalışıyordum. Kendimi kandırdığım günlerin uçurumuna gelmiş, kendimle yüzleşmek zorunda kalmıştım. Görmezden geldiğim her ne varsa, zehirli oklarını yavaşça batırıyordu ruhuma. Kırıktım… Sürekli su sızdırıyordu gözlerim çatlakların arasından.

Onu bir defa reddettiğimde çekip gideceğini biliyordum. Hiçbir zaman anılarına sakladığı kadınlar kadar yer etmemiştim ruhunda. Onlar kadar anlamı olmamıştı varlığımın ve onlar kadar tutkulu aşklar yaşatamamıştım ona. Çoğu zaman eğlenceli hayatından yorulduğunda ya da hayatında dönem dönem tıkanan zamanı akıtabilmek için geliyordu bana. Ruhuyla değil, bedeniyle geliyordu… Bedenini bir vapura ya da tekneye koyup, ağır aksak adımlarıyla geliyordu. Oysa insan ruhuyla gittiğinde vasıtaya ihtiyaç duymaz, ayaklarını sürümez, uçarak ulaşırdı gitmek istediği yere. Ya da ruhuyla karşılayacağı kişiyi beklerken, kafesinde çırpınıp duran bir kuş olurdu benim gibi… Kafesinde, çırpınıp duran bir kuş…

Onda suç bulamıyordum yine de. Bende hep bir tenhalık vardı. Ruhumla bedenim arasında bir temassızlık vardı adeta. Mütemadiyen yabancılık çekiyordum bu hayata. Duygularım çoğu zaman yüzeye çıkacak bir kanal bulamıyor, sessizce bir heykel gibi durup duruyordum burada. O ise, onu izlediğimin farkında değilmişçesine anlatırdı hiç durmadan. Zaman zaman kollarımı okşar, kucağıma başını koyardı. Ama sürekli konuşur, konuşurdu. Benim ne cevap verdiğimin de bir anlamı da yoktu çoğu zaman. Sadece orada olduğumu bilmek yeterdi onun için, kim olduğumu dahi önemsediğini sanmıyorum aslında. Ben ya da bir başkası… Fark eden hiçbir şey olmaycaktı. Ben ise ondan öncekilere de davrandığım gibi, beni acıtan hiçbir hareketini kişisel algılamadan, ona hiçbir şeyde müdahale etmeden sessizce izlerdim onu. Hiçbir duygum yokmuş gibi, hiçbir sözü incitmiyormuş gibi, öylece uzakları seyrederdim tüm o acıklı hikayelerini dinlerken. O kadar saklardım ki kendimi, duygularımı, acılarımı, kim olduğumun farkında olduğunu dahi sanmıyorum. Bir gün buraya gelmekten kendiliğinden vazgeçeceğini bilirdim… Herkes giderdi bir gün. Bunu hızlandırmamak için sesimi çıkarmadan çekerdim onu içime. Bir gün gideceğini bile bile…

Heykel: Feryal Taneri (Adaların Deniz Kızı)

Sus

Yüzyıllarca konuşsam da duyan olmadıktan sonra ne faydası var? Ne faydası var boşa çırpınan yüreğin, zamansız açılan yüreğin? Sabretmek ya da isyan etmek neye yarar? Kimse kimseyi benimsemiyor bu hayatta… Konuşsan ne, konuşmasan ne fayda? Sessizlik bir nimet. Kana kana susuyorum ben de bundan sonra.

Kül

Aşk nedir? İçten içe yanar insan değil mi? Köz olur, zamanın da etkisiyle küle dönüşür insan. Perişan olur, yok olur aşkın yollarında…

Oysa kül olduğunda özgürsün artık. Başkalaştın ve artık özgürsün… Dağılsın her bir zerren dünyanın dört bir yanına.

Gece ve Sohbet

Marcos Beccari3.jpg

Hayatımın hiçbir döneminde güçsüz, narin biri olmayı sevmedim ben. Hep bir sert duruşum vardı hayata karşı. Hep bir tanrıyı taklit etme arzusu. Dimdik ve yapayalnız durabilmek her türlü acıya rağmen. Neden? Oysa çok basitti derinlerden gelen o eski şarkı… Şefkat arayışı içinde küçücük bir çocuktum, her çocuk gibi. Arayışlarımdan utanmam, her şefkat dilenecek duruma geldiğimde gemileri yakıp ortalıktan kaybolmam bu yüzdendi belki. Her kendimi bırakışım bir intihardı adeta. Bu yüzden bu yalnızlığı asla bozmayacak olan insanları tercih ediyordum. Kendisini tamamen yok edecek yöntemlerle sadece teşebbüs aşamasında kalan intiharlar gibi. Bir türlü kendimi tamamen bırakamıyordum hiçbir duyguya, hiçbir kimseye. Hatta kendime bile. Sürekli bir şüphe, sürekli bir sorguyla geçiyordu ömrüm. Ve her defasında aynı yalanı fısıldıyordum kendime; bir gün çok mutlu olacağımı…

Dışarıda sırılsıklam bir dünya var, duyuyor musun yağmur damlalarını? Yıkanıyor, arınıyor dünya tüm o tozlu düşüncelerinden. Ağaçlar yapraklarını yıkıyor, temizleniyor güneşi beklerken.

Ve saat yine oldukça geç. Yine kendimden kaçmak, daha güçlü durmak için kendimi içine gömdüğüm türlü telaşlarımdan, yalan sorumluluklarımdan sıyrılıp kendimle başbaşayım. Günün en nefes alınması zor, insanı en çok acıtan saatleri bunlar. Gün boyu kaçınıp durduğum o sorular gelip çörekleniyor boğazıma. Cevaplarını bilmediğim, sorular… Cevaplarını gerçekten bilip bilmediğimden emin olmadığım… Ve bu düşüncelere daldıkça kendimi bir sivilce gibi sıkıp ayırıyorum bedenimden, varlığımdan, dünyadan… Her şeyden ve herkesten. En çok da senden.

Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen 
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu

Ben ise kendi rüzgarından kırılan bir dal…

 

Görsel: Marcus Beccari

Neden?

Cassiopeia Art

“Neden?” diye sordum kendime, gözlerimi açar açmaz. Yine karanlık bir güne uyanmıştım. Günlerin koşturmacası ve yorgunluğu dahi engelleyemiyordu artık kendimle yüzleşme saatlerimi. Cevaplarını bilemediğim soruların olumsuzluğunda, elimden gelmeyenleri sayıklarken buluyordum kendimi… Kendime ait bir dünya kurmaya çabalarken, bir yandan bensiz mutlu olan insanların mutlulukları için sevinirken, içten içe bensiz bu kadar mutlu olmaları acıtıyordu yüreğimi. Bensiz çok rahat dönüyordu dünya. Ve bir gün artık var olmadığımda da rahatça dönmeye devam edecekti, hiç şüphesiz. Herkes kaldığı -hatta kalmadığı bile- yerden devam edecekti yaşantısına.

Bir yanım acırken, bir yandan derin bir “oh” çektim. Hiç ama hiç kimsenin hayatında hiçbir iz bırakmadan, sanki hiç var olmamışçasına sessizce çekip gidebilecektim. Bensiz hep mutlu olun, e mi?

Görsel: Cassiopeia Art

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑