Ara

Kahve Sigara Kahve

Sigara dumanına kahveyle eşlik ederken cümlelere dökülen delilik alametleri…

Nakış

Ana Teresa Barboza

Yaşam, sessiz, maharetli bir nakkaş gibi işliyor tüm anı ve tecrübeleri tenimize. Acı çektikçe öğreniyor, acılarla örtüyoruz çıplaklığımızı insanlara karşı. Maskeleniyor, bolca gölgeleniyoruz. Bir gün aynaya baktığımızda, kendimizi göremeyecek bir hale gelene dek, gizleniyoruz…

Görsel: Ana Teresa Barboza

 

 

 

Reklamlar

Sınırlar ve Sırlar

Duy Huynh.png

Bana hakaret gibi gelen “normal” bir yaşam istemedim hiçbir zaman… Var oluşumun sınırlarını, hayatın sırrını, duygularla tutkular, tutkularla hayatlar ve en çok da yaşanmışlıklar arasındaki sebep-sonuç ilişkilerini merak ettim hep. Bir deney yaparmışçasına yaşadım hayatımı adeta.

Oysa her boşluğu doldurabilen, karşılaştığı her şeye uyumlu bir mizacım vardı benim. Her görenin elinden tutup evine götürmek isteyebileceği, her şart ve koşul altında ortak noktalarda buluşmak üzere ılımlı ve olumlu adımları atabilen yanlarım vardı benim… Oysa insanlar… Ortak noktalarda paylaşmak değil, seni elinden tutup, çekeleye çekeleye evinin salonun bir köşesine koyar, oraya uyman için de tüm bu uyumlu yanlarını, düşüncelerinin etrafında oluşturduğun bu yumuşacıklığı dar kalıplara sokarak yeniden şekillendirmeye çalışırlardı… Bunu ya hiç fark ettirmeden yaparlardı, ya da çok zeki değildim insanları anlamak konusunda… Bir de en kötüsü, kendimi değil, insanları tanımaya çalışarak başlamıştım hayata. Beni yerleştirdikleri kalıpları ittirmek yerine, bu kalıpların içinde var olmayı yaşamak sandığım uzunca bir dönem de oldu hayatımda. Ve her seferinde, insanların beni yaşamlarında bir köşeye koyup normal hayatlarına rahatça devam etmeleri sırasında, onlar rahat bir şekilde devam ederken, benim sürekli önümü ilikleyip hazır olda beklediğimi fark ettiğimde ayırdına vardım aidiyetsizliğimin… Oysa ait olmak için önce var olmak gerekirdi. Var olmak için ise kendim olmalıydım.

Zaman geçti… Aidiyetsizliğin ve tenhalığın acısı battıkça içime, zaman daha hızla akıp geçti. İnsanlar ölmeden yaşamlarının değerini bilmezlermiş. Ben de ölene dek farkına varmadım kendi yaşamımın, varlığımın değerini. Boş bir kabuk misali kendim olamadığım alanlarda seyrettim durdum alemi. Ve bir gün. Öldüm. Öyle böyle değil, ciddi ciddi öldüm. Duygularımın ucundan, derin uçurumlara düştüm. O güne değin hangi butona basıldığında hangi cevaplara ulaşacağını çözmüş ve bu şekilde yaşamına devam eden kalın dış kabuğum paramparça oldu. İçinden bir sülük gibi sürünerek çıktığımda, yeniden doğdum. Yaralarımı iyileştirmek için gözlerimi dikip kendime baktığımda, tarihte ilk defa kendimi gördüm!

Uzun ve sancılı bir süreçti dokunduğu her şeyi milyonlarca misli şekliyle hisseden tenimi normal bir insan vurdumduymazlığına döndürebilmek… Ve bu sırada daha yakından tanımak durumunda kaldığım kendimi, kabukların altına gizlememek için sürekli tetikte kalmak, sürekli kendime doğruları bağırmak zorunda kalmak… Acıydı insanı geliştiren. Tüm çocuksuluğunu bir kabuk gibi geride bırakmasını sağlayan, hep acıydı. Acıdım ben de… Ekşi, garip bir tat oturdu içime. Bütün uyumluluklarım yavaş yavaş söküldü sırrı dökülen bir ayna gibi ömrümden. Ve günler geçti… Aylar geçti…

Şimdi. Kimsenin beni evinin salonuna koymasını istemediğim, kimseyi de elinden tutup evimin salonuna getirmediğim bir düzlemde, insanları oldukları gibi, olabildikleri gibi, olmak istedikleri gibi izliyorum. Bana gelenler ve benden gidenler artık eskisi kadar acı vermiyor. Onların yanımda kalmalarını istediğim zamanlar, onların yanlarında kalmamı istemeleri çocuksu bir bekleyiş gibi, eski bir anı gibi gülümsetiyor sadece. Hala küçük bir çocuk içimde, telaşlı yılların hızla geçip gitmesinin ardından bir şekilde geçmiş hayallerin gerçek olup olmayacağını, yaşamda pırıltılı bir sihrin bulunup bulunmadığını merak etmeye devam ediyor. Yine de…

Görsel: Duy Huynh

Bahara Açılan Pencere

Rafael Duarte.jpg

Yağmuru bol bir koridordan geçip, fark etmeden bahara doğru açılan pencerenin önüne kadar gelmişiz. Oysa her sene Boğaz’daki erguvanları görmeye giderdim. Sabahın altısında. Bir Pazar sabahı.

Baharın gelişini müjdeleyen mor salkımları da göremedim bu sene. Oysa ne güzel açmışlardır pıtrak pıtrak… İnsanların kendilerini zamansız bir neşeye koyverebildiği yerlerde…

İnsanı bol, ağacı olmayan caddelere mi tıkılıp kaldı yaşamım? Penceremin dışında çiçeklenen cılız ağaçlardan mı medet umuyorum doğaya karışıp gitmek için? Yavaşça yüzü duvar, bir eli kartvizit, bir eli kaşe olan insanlara mı dönüşüyorum? Hayata tutunmak için kendimi kandırmaktı amacım… Yoksa kim ister para için bir daha asla geri gelmeyecek olan saatlerini, günlerini, aylarını satışa çıkarmayı? İkisi arasında makul bir denge yaratıp, eski ben olarak her ikisine de yapışıp kalmadan ilerlemeye çabalarken, kendimi tam olarak nerede kaptırdım?

Tabi… Tabi… İnsanlara yardım falan. Makul küçük yalanlara gerdim yaşantımı. Bir bölümünü para karşılığı sattığım gerçeğini değiştirmeyen, ama yine de kendimi iyi hissetmeme yardımcı olacak makul küçük yalanlar. Hayatta bir başına durabilmek için insanın yaşamını satmak zorunda olması durumunu kendince süslemesi…

Bahara açılan pencere… Ve ardından bahar temizliği. Arınmak yalanlardan. Neresindeyim hayatın? Tam olarak nerede duruyorum? Bunu neden yapıyorum? Hedefler ve yalanlarla yüzleşme zamanı. Kibirli bir kapılmışlığı silkeleme ve satılanla satın alınanlar arasındaki dengelerin sorgulanması… İhtiyaç duymadığım tüm fazlalıkları küçümseme, kendine gelme sanatı. Satılığa çıkardığım zamanımla, içime döndüğüm zamanlar arasında makul bir denge yaratma zamanı…

Görsel: Rafael Duarte

Düşünceler

İnsanlarla menfaat çatışmasına girdiğiniz zaman görürsünüz zihinlerinin içindeki en çarpık bakış açısını… Oyunda mızıkçılık yapan çocuğun ısrarıyla tuttururlar orta bir yol bulmamak için. Ve ne kadar uğraşırsanız uğraşın, karşınızdakinin sizi anlamak gibi bir niyeti yoksa yaptığınız her şey boşa zaman kaybı.

Bu nedenle bu tür durumlarda kesip atmayı, zamanımı harcamaktansa çözüme doğrudan ulaşmayı uygun buluyorum. Bu daha sert bir çözüm olsa da. Diğer türlü harcadığım zaman ve içine girdiğim stresi kimse geri alamaz çünkü…

Hayatımın yeni bir dönüm noktasındayım, hissediyorum. Olaylar hızlanıyor ve yaptığım şeyler üzerinde düşünme fırsatım yok. Sadece bir akıntıya kapılıp yavaşça akıyorum. İşte böyle dönemlerdir kaderin mucizesini harekete geçiren. Kader bir şekilde insana bir şeyler vermek ya da ondan bir şeyler almak için işleri kızıştırır ve nefes almaya bile zor vakit bulan insan anlık kararlarla kör bir şekilde ilerlerken kaderin kıvrımları arasında süzülür. Ulaştığı nokta ise bazıları için kötü gibi görünse de, her zaman insanın içsel gelişimine hizmet eder bana göre.

Hazırım. Kabul. Benden alacakların ve bana vereceklerini kabul ediyorum. Haydi akalım, yol bizi nereye götürecekse…

İniş

Karol Bak.jpg

Yorgunum. Hayatın iniş ve çıkışlarından yorulduğum, ruh halimin kendiliğinden inişe geçtiği, kendimle yüzleşmem gereken, daha önce de defalarca karşı karşıya kaldığım günlerden birindeyim. Gecelerin dibindeyim. Hep eskiden kurulan hayaller, umutlar geliyor aklıma. Çocuksu gülümsemesiyle önümüzde bize yüzyıllar gibi gelen yılları vaad eden güneş, nedense artık yüzüme doğru düzgün bakmıyor. Yaşam geçiyor, hayatım bitiyor…

Yorgunum. Biraz umutsuz, biraz huzursuz… Kendimi içine soktuğum sarmalın içinden kurtulmaya çalıştıkça daha da kesiyor dudaklarımı tellerin jiletleri. Susuyorum. Aradığım hiçbir şey bu dünyada yok. Ve hatta dünyada geçirilen bunca zaman sadece olmayanın arayışına harcanan boş bir çaba gibi. Bu dünyanın bana verebileceği hiçbir şey yok.

Görsel: Karol Bak

Kendin Olma Özgürlüğü

Shelia Liu.jpg

Bir sis bulutu gibi kapsıyor insanlığı davranış takımları. Kendinize çeşitli kategorilerden istediğiniz standart ölçülere sahip bakışı sipariş edip, içinden çıkan bu davranış takımlarını üzerinize rahatça giyebiliyorsunuz.Ve hiç kimse samimiyetsizliğinizden şikayet etmiyor ya da bütün bu kıyafetlerin altında gerçekte kim olduğunuzu merak etmiyor… Belirli bir kalıp içinde, diğer kalıplar arasında yer alabiliyor ve bu kalıplaşma sayesinde yaşantınızı pek de zorlanmadan sürdürebiliyorsunuz. Bundan çok daha fazlası olduğunuzu fark edene kadar…

Hangimiz düzgün giden bir ilişkide partnerimizin bir davranışına takılıp “sevseydi böyle demezdi, yapmazdı” gibi cümleleri hiç kurmamışızdır hayatımızda? Hangimiz aynı cümlelerin aksi tarafında yer alıp, toplumsal kalıp düzenleyicilerle düzeltilmemişizdir? Ya da o insanları kırmamak adına bu görevi kendimiz üstlenip belki kendimiz düzeltmişizdir yamuk duran tüm yanlarımızı… Oysa kalıplardan taşan her fazlalıkta biz varız. Kalıplara sığmayan yanlarımızda, iyi ve kötü tüm taşkınlıklarımızda biz varız. Hiçbir kategoriye sığdırılamayan küçük, birbirinden farklı, bir o kadar benzer bünyelere sahip, şekilsiz çelişkileriz biz.

Evet, konu özel ilişkilerden çok daha geniş kapsamda alınabilecek bir konu. Ancak en sık rastlandığı alandan başlamak istedim düşünmeye… Bu şekilsizlik içinde yine de ister istemez kendisini hizaya sokmak, bir kalıba koymak, en azından davranışlarda ve dışa yansıyan görüntüsünde hep o kalıplar arasındaymış izlenimi vermeye çalışıyor insan. Ve her defasında unutup kalıpların arasında kalıyor…

Dikkat etmek gerek. Çok dikkat etmek gerek. Ve ruhun isteklerine bakmak gerek. “Gerçekten ne istiyorum?” ne istemesi gerektiğine odaklanıp, gerçekten ne istediği konusunda hiçbir fikri olmayan insanın kendisine en sık sorması gereken soru bence. Ve yine eğer ilişkiler bazında konuya bakacaksak, sorunun cevabı genellikle hep “yalnız kalmak istemiyorum”a çıkıyor. Yalnız kalmamak için neleri feda ediyoruz yaşantımızda? Hangi yamuk yanlarımızı, gerçek varlığımızın hangi parçalarını kesip biçiyoruz? Kendimize ne kadar zarar veriyoruz? Gerçek varlığımızı kimlerden ne derece saklıyoruz? Ve sonrasında içinde biz olmayan ilişkilerde, nasıl var olmaya devam edebiliyoruz?

Karşımızdakini bütün şekilsizliğiyle görmeye cesaret edebiliyor muyuz peki? Buna hazır mıyız? Büyük cümleler beklemiyorum kimseden… Başımıza ne geldiyse o boylarımızı aşan, söylenmesi gerektiğine inandığımız cümlelerden geldi zaten. Bunun üzerine uzun uzun düşünmeli, uzun uzun “gerçekten ne istiyorum” ve hatta “gerçekten kim?” diye sormalı. Bütün bunları sözde değil, gerçekten özümseyerek kabul etmeli. Kimseye paye vermeden, kimseye hoşgörü göstermeden… Tüm benliğimizle kabul edebilmeli.

Gibi düşünceler akıp gidiyor zihnimden.

Görsel: Shelia Liu

Kendimle Sohbet…

Mario Haberl3

Uyandım. İçimde yazmayı gerektiren birbirine karışık duygular vardı. Eğildim, baktım içime… Tüm bu duyguları birbirinden ayırıp hangisinden başlayacağımı bilemedim. Hepsinin üzerine örtülü bir yorgunluk vardı, tembellik battaniyesiyle birbirine çok benzeyen… Birçok şey yapmak isteyen, ama hiçbir şeye elini kaldıramayan ben, öylece bakakaldım kendi içime. Neler neler geçmişti şu son altı günde. Hiç durmamış, nefes dahi almamıştım sanki.

Bu son altı günde beni neler değiştirmişti?

Dışarıdan gelen hiçbir olumsuz etki, tepki yaratmıyordu içimde. Kabuğum güçlenmiş, kendi içimde bir bütün halde duruyordum. Hangi açıdan bakarsam bakayım, kendimi doğru, akıllı, iyi görüyordum. Özgüvendi sanki bu. Bulunduğum yerde, olduğum noktada doğru olduğumu, iyi bir insan olduğumu ve etrafımdaki insanların beni gördüğünü, anladığını, anlamasa bile bana güvendiğini hissediyordum. Peki, başkalarından bu kadar etkileniyorsa, ne kadar özdü bu kendime olan güvenim? Ve insanın sosyal bir hayvan olmasıyla ne derece çelişiyordu kendi içimde başkalarının izi olmaksızın özgüven arayışım?

Hiçbir zaman başkalarını ölçüm birimi olarak kullanarak kendimi ölçmedim oysa. Ama her şeyin yolunda gittiğine dair bir işaret gibi aldım hep bana sunulan şefkati, incelikleri, değerliliği. Ama yine de kendi yanlışlık potansiyelimin bilincinde olarak hiçbir zaman kendimi de bir doğru ölçüsü olarak kullanmadım kimseye karşı.

İnsan olmak hataları getirir beraberinde. En çiğ duygularla birbirine saldırmayı, en saçma ihtirasların ve türlü türlü hormon ve duyguların pençesinde olmayı gerektirir insan olmak. Çünkü insandır cennet ile cehennem arasında olan. Cennet ile cehennem ise esasında basit bir ödül-ceza sistemini değil, insanın içindeki yüksek ve aşağı benlikleri, insanın dış dünyaya baktığı pencereyi ifade eder, anlayana… İnsan, bu geniş yolda, tüm eylem ve düşüncelerinde istediği sokağa girmekte serbesttir ömrü boyunca. Ve tüm sokaklar da insan içindir. Çıkmazlar, açmazlar, geniş ve ferah yollar olduğu kadar dar ve karışık patikalar da insanlar içindir.

Artık şaşırtmıyor hiçbir şey beni. En çok kendisine yalan söyleyen insanın, neyi ne için yaptığının farkında dahi olmadan, apaçık önünde duran nedenleri görmezden gelerek kendisinden bihaber, yollarından bihaber gelip geçmesi şaşırtmıyor artık beni. Nereye sürüklendiğini bilmeden, hayali fener gibi yürüyor herkes.

İnsanlar, kendilerine bakılan pencerelere göre değişiklik gösterip dururken, benim için önemli olan; ben neredeyim? Bunun özgüvenle ya da özgüvensizlikle hiçbir ilgisi yok.

Görüntü: Mario Haberl

Arayış

Wenqing Yan6.jpg

Geçmiş diyarlardan gelip, nereye doğru akar zaman? Zihin, konfor alanına saklanıp, düşünceleri birbiri ardına durmaksızın doğurup dururken, doğrularla korkuları ayırt eden tınıyı nereye saklar yaşam? Ve hep en mantıklı olana odaklanmaya koşullanmışken, mucizeleri hangi ağacın dibinde bulur insan?

Uzanabildiğim takribi 80 senelik bir ömürde, dümdüz bir yol uzanır gider önümde. İnsanlar ve koşullar, ışıklı tabelalarla doldurmuşken ana caddeyi, içimden bir ses dolaşmak ister yaşamın arka bahçelerini… Yaşsız ve zamansız bir diyarda kaybolmuşluğum hep bundan. Issızlığımdan, yalnızlığımdan. Hep apaçık görülmeyene duyulan merakımdan…

Görsel: Wenqing Yan

 

Tek Başına.

Viktor Sheleg

Bu gece merdivenleri tek başıma tırmandım. Bütün kimsesizliğim ve ona eşlik eden korkularımla birlikte. Hiç kimsenin nişanlısı, karısı, kızı, akrabası olmadan, sorumluluğum alınmadan, öylece, tek başıma… Öylece kimsesiz… Öylece bir başıma merdivenleri tırmandım.

Daha önce de pek çok kez merdivenleri tek başıma tırmandım. Samimiyetsizlik yerine doğruluğu tercih ettim anda, yanımda birileri olsa da ben hep tek başımaydım. Doğduğum andan beri ben hep tek başımayım.

Görsel: Viktor Sheleg

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑