Ara

Kahve Sigara Kahve

Sigara dumanına kahveyle eşlik ederken cümlelere dökülen delilik alametleri…

Sevgi mi Psikopatlık mı?

Thymournia Photography

 

Sakın bir söz söyleme, yüzüme bakma sakın
Sesini duyan olur, sana göz koyan olur
Düşmanımdır seni kim, bulursa cana yakın
Annen bile okşasa benim bağrım kan olur

Dilerim tanrıdan ki, sana açık kucaklar
Bir daha kapanmadan, kara toprakla dolsun
Kan tükürsün adını, candan anan dudaklar
Sana benim gözümle bakan gözler kör olsun

 

Bildiniz mi sözleri? Birçoğumuzun çocukluğundan beri kulağına çalınan şu şarkının sözleri… Hani bize derin bir aşkı anlattığını sandığımız, “seven insan kıskanır” klişesini besleyen, aslında bir psikopatla karşı karşıya olduğunuzu anlamanız gerekirken bunu gerçek sevgiyle karıştırmanıza neden olan sözler bunlar… Kendine ve insanlara, en çok da sevdiğine karşı güvensiz, onu sevgisiyle yüceltmek yerine sahiplenerek malı edinmeye çalışan bir zihniyetin yıllarca masum addedilen sözleri bunlar…

Bırakın insanlar sizi, siz olduğunuz için sevsinler. Kimsenin kendi güvensizliği yüzünden sizi sosyal çevrenizden, kişilik özelliklerinizden, karakterinizden, kahkahalarınızdan, arkadaşlarınızdan, doğal davranışlarınızdan etmesine izin vermeyin. Kimsenin sizi yeniden inşa etmesine ve bunun için sevgiyi ve duygusal zayıflığınızı kullanmasına izin vermeyin. Sizi koruyacağını düşündüğünüz adamlar, sizi kendilerinden koruyabilirler mi? Kendinizi koruyamayacağınızı düşündüren algıyı zihninizde yaratırken, sizi kendilerinden koruyabilirler mi?

Görsel: Thymournia Photography

 

 

Mutlu İnsan

Alexia Udriste.jpg

İnsan mutludur; kendisiyle yalnız kalacak vakti bulamayacak kadar yoğun olduğunda. Ve bencildir; yorgun argın eve dönüp, yavaşça uzanırken yatağına, daha başı havadayken uyuyakaldığında. İnsan memnundur hayatından, yapmak zorunda kaldıklarıyla sınırlandırıldığında… Zorba hayat, tüm zorbalığıyla üzerine çullandığında…

Görsel: Alexia Udriste

Ostara

154

Kış bitiyor… İlkbahar ekinoksu ile birlikte doğa yeniden canlanıyor. Saklandığımız kuytularımızdan çıkma, yeniden yaşama dönme vakti… Bırakalım artık sıkıntılı düşünceleri… Bahar geldi!

 

Ezberbozan

Lara Zombie4

İnsanları nasıl bu denli içimize kabul ediyoruz? Varlıklarını nasıl da alıp en baş köşeye koyuveriyoruz? Daha başında bütün sonları nasıl da yükleniveriyoruz. Peki acıları? Hayır, bu defa acımayacak. Beyninin dalgalarında boğulan bir ben miyim?!?

Aklım sürekli gidip gelirken ve ruh halimi bir yükseltip bir alçaltırken nasıl da kayboluyorum anlamlar ve anlamsızlıklar arasında. Aramızdaki bu adını koymaya lüzum görmediğimiz şey, sürekli bir şeyleri tanılama – tanımlama ve öngörüp, ezbere yol almaya çalışan beynime nasıl da karışık etkiler bırakıyor böyle?

Bir robot gibi, figürlerini ezberlediğim bir dans gibiydi hayat. Senin atonal düşüncelerin zihnimin sahiline vurdukça nasıl da sabote ediyor yeknesak ritmimi… Nasıl da bozuyor, üstünden geçiyor ve darmadağın ediyor göz ucuyla bakıp kafamı çevirdiğim tüm basit ezberlerimi… Ve ben, nasıl da özgürleşiyorum beni tutan bu ezberlerin iplerinden kurtuldukça… Nasıl büyüyorum, güzelleşiyorum ve kendim oluyorum hayatıma girdiğin günden beri. Kendimi, ruhumu ve kalbimi tanıyorum.

Her yeni gün, her yeni iletişimde bir farklı rolü üzerine alıyor beynim. Kalbim değil, beynim. Hep bir düzene sokma çabası, hep hayatı belirli bir ekole bağlı kalarak yaşama sevdası… Ya körkütük aşık bir fedakar oluyorum, ya da duygularını ayaklarının altına alıveren, her şeyi bir çırpıda siliveren gururlu bir kadın. Bir sevgi görmeyen mazlum, bir seni yabancılayan yargıç oluyorum. Oluyorum da oluyorum günlerin ve gecelerin değişkenliğinde…

Oysa beynimi bir kenara bırakıp kalbime sorsan, seni düpedüz seviyorum. Sevmeyi kalıplamaya gerek duyan bu beyin ve beden sadece. Bir de toplum belki de… Hep o kalıplar arasında şekillenmiş ilişki seçenekleri arasında gidip geliyor beyin, geçmiş deneyimlerden ve toplumdan aldığı güce dayanarak. Oysa ne gerek var? Birbirimize kaçıp saklanmaya çalışmamıza neden olan yalnızlıksa, yalnızlıktan hiçbir şekilde çıkış yok ki… İnsan istediği kadar tanımlasın, kalıplasın duygularını… Yalnızlık her yerde. Bu yüzden ne bir beklenti karşılayabilirim, ne de beklentilere sahibim. Ben sadece kediyi, geceyi, müziği sevdiğim gibi seviyorum seni. Kardeş, baba, dost gibi. Sen ister inan, ister inanma… İstersen sev, istersen sevme.

Görsel: Lara Zombie

Dünya Emekçi Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun!

Ivana Besevic
“Dünya Emekçi Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun!”
 
Bugün yaklaşık 30 dakika içinde bu cümleyi söyleyerek yolumu kesen ve sırıtan üç erkekten, toplamda üç çiçek aldım. Biri kırmızı karanfil, biri kırmızı gül ve biri de boynu bükük beyaz bir güldü. Üç çiçek cesedi, üç kapitalist düzen kölesi ve onların çalıştıkları şirketlerin “biz kadınları düşünüyoruz” göstermeliği altına sığınarak isim duyurma çabaları…
İşte ben bu kolpalığı sevmiyorum, duyun ey insanoğlu ve büyükbaş firma sahipleri… Bir şeyler yapmak istiyorsanız, toplumdaki algıyı değiştirmek için gerçek adımlar atın. Örneğin o göstermelik hediyelere harcadığınız parayı, çalışanlarınızı daha modern bir zihniyete sahip kılmak için düzenleyeceğiniz seminerlere, yarışmalara harcayın. Kadının çalışmasının ve eğitiminin toplum için önemini vurgulamak için çalışan kadınlarınıza sırf kadın olmaları nedeniyle yaşadıkları sıkıntıları anlatmaları için söz vereceğiniz geceler düzenleyin. Ya da okumaya çalışan üniversite öğrencilerine burslar verin, zaten veriyorsanız kız çocuklarına verdiğiniz bursları arttırın… Hiç olmadı bütün bu çiçeklere harcadığınız parayı toparlayıp kadın çalışanlarınıza hediye kartı olarak dağıtın… Ama sokaklarda çiçek cesetleri dağıttırmayın…
 
Çiçek cesedi, kadın cesetlerini hatırlatır. Sadece bugünü bugün yapan hikayedeki kadınların cesetlerini değil, Türkiye’de eşleri, sevgilileri, tecavüzcüleri tarafından kıyıma uğrayan kadınları da hatırlatır. İlla çiçek cesedi verecekseniz de gülmeyin. Gülünecek bir şey yok burada…
Görsel: Ivana Besevic

Uçurum

edward-honaker2

Uçurumun kıyısında bir gece… Zaman geçmek bilmiyor, sabaha varmıyor köpük köpük dalgalar. Dibe vurmak değil bu, ki çıkayım… Dibe çökmek, dibe çöreklenmek bu. Çamurun, bataklığın tabanına saplanıp kalmak… Ne bir söz çıkar ağzımdan, ne bir düş. En az yorgun zihnim kadar kırık, paramparça cümleler. İçine atılıp sarsılıp durduğumuz dünya, sarmıyor ruhlarımızı. Her birimiz bir yanda, her birimiz ayrı telaşta… En çok inciten de bu değil mi? Bütün bu yararsızlığımda kendi telaşıma düşüp, hiçe sayıyor oluşum senin incinmişliğini… Deşilmiş bedenimden deşifre edilen organlarımı toplamaya çalışırken, görmezden gelişim deşilmiş bedenini… Ve bir türlü dile getiremediğim binlerce sızı… Ne gereği var ki? Daha fazla yormaya ne gerek var. Her şey bu kadar açıkken, bir bıçak yarası ya da bir çizgi atmaya ne gerek var? işte bu yüzden sessizlik… Bu yüzden tatlı uykular senin olsun. Bana iyi geceler kafi.

Görsel: Edward Honaker

Senden Bana Yar Olmaz

Sisli bir karamsarlığın kıyısında uyandım bugün. Gayriresmi umutların huzursuzlukla çölleşmesiydi gece. Her zaman bilinen, bir köşede sessizce hüznü bekleyen ama dile getirilmeyen bir yetersizlik duygusu, mütemadiyen yakıp kavuruyordu tüm benliğimi. Sevmek yanmaktı biraz… Ve ben sürekli yetersizdim seni mutlu etme konusunda… Varlığımın hiçbir anlamı yoktu hayatındaki arayışta, ifade bulamıyor, anlamsız kalıyordum. En sevdiğimin, kendi en sevdiğine olan özlemi yüzünden duyduğu acı karşısında çaresizdim, hiçbir şey yapamıyordum. Görmüyordu gözlerin, sana sunduğum ya da sunmak istediğim her ne varsa… İlgini çekmiyor, ilgini çekemiyordum. Öylece hayatının bir kenarından seni izliyordum, içine giremeden.  Senin kapının dışında kalmış, soğuktan titriyordum ama yine de uzaklaşamıyordum bu saçakların altından. Yine de naif kibarlığında, bana en çok değer verdiğini söyleyenlerden daha değerli hissettiriyordun… Ve ben… Böylesi güzel bir insanın kalbini kazanma ihtimalim bile olmadan, öylece kenardan izliyordum yaşamını… Çaresizlik, en sevmediğim duyguydu ve ben en derin hislerimi yansıtmak konusunda biraz çekingen oldum hep. Güçlü durmak adına kendimi susturdum hep. Ama biliyordum, hep biliyordum. Her zaman da bileceğim. Sevmenin sevilmekle ilgisi yok.

Avukat -2

90

Ayşegül ile tanışmamın ardından henüz birkaç hafta geçmişti. Beni bu zaman diliminde hiç aramamıştı. Ben ise günlük işlere dalmış, yetiştirmem gereken dosyalar arasında Ayşegül’ün yavaş yavaş gölgelenmesine ve hafızamdan silinmeye yüz tutmasına izin vermiştim. Onunla aramıza giren birkaç son günlü dilekçe, birkaç haciz, sayısız telefon görüşmesi ve genel sorunlar bana Ayşegül’ü unutturmayı başarmıştı. Tüm hayatımı kaplayan mesleğim, artık haftasonlarında da, haftaiçi ofisime gelemeyen müvekkillerimi ağırlamamla birlikte bana nefes aldırmıyor, yapmam gereken araştırmalar ve girmem gereken duruşmalardan zaman bulup dilekçelerimi yazmak için uykusuz gecelerimi kullanıyordum. Yine böyle birkaç günlük uykusuzluğun ardından gelen koşturması bol bir günün akşamüstünde, eve gelip üzerimi çıkarmadan, hatta yemek dahi yiyemeden öylece ayaklarımı uzatmış, kedim tırmığı kucağıma almıştım. Hepi topu bir salonu ve yatak odasından oluşan kutu evimin camından dışarıya boş gözlerle bakarak zihnimi boşaltmaya çalıştığım bir anda telefonum çalmaya başladı. Böyle durumlarda istemsizce buruşuyor yüzüm. Böyle günlerde arayan annem ya da kırk yıllık dostum da olsa, telefonun arızalanmasını, insanların bana ulaşamamalarını diliyorum içimden sessizce. Havada, dosyalarda, dilekçelerde, müvekkillerin ya da davalarda karşılıklı yer aldığımız tarafların dudaklarında hecelenen uzun uzun cümleler sanki bütünüyle içime doluyor, kulaklarımın kontenjanı doluyor, bir cümleye daha yer kalmamışçasına reddediyorum sözlü ya da yazılı iletişimi. Zaten oldum olası insanların birbirlerine istedikleri anda ulaşmalarını sağlayan bu görgü kurallarından habersiz cihazları, cep telefonlarını sevemedim. Ama insanların zor zamanlarında aramaları gereken biri olacağınız bir meslek yapıyorsanız, çalan telefonlara cevap vermemezlik edemezdiniz. Ben de cevapsız bırakamadım telefonu…

– Alo?

– Alo… Avukat hanım?

Sesi her zamanki gibi tanıyamadım… Bu kadar çok insanla iletişimde olmak nedeniyle aşırı dalgınlık ve hafıza problemleri yaşıyordum sürekli… Hatta beni çalışırken izleseniz, eminim çok gülerdiniz ve hatta eğer sizin vekilliğinizi üstlenmişsem, korku dolu gözlerle bu dalgınlıkla sizi savunurken neleri unutabileceğimi düşünüp korkabilirdiniz. Ama nedense insanları, isimleri, tarihleri ve hatta hangi günde ya da hangi ayda olduğumuzu dahi unutabilirdim ancak dosyalarım, dava konusu olaylar ve insan yüzleri konusunda tam bir bilgisayardım. Bazı sesler direkt insan yüzlerini hatırlatıyordu ama, bu sesi hiç hatırlayamıyordum.

– Evet, benim… Ben kimle görüşüyorum?

– Avukat hanım, Ayşegül ben…

– Hangi Ayşegül?

İlk günlerde merakla telefonunu beklediğim Ayşegül’ü ismini söylemesine rağmen tanıyamamıştım… Gerçi bana da hak vermek gerek, bu iki hafta o kadar hızlı geçmişti ki; bütün kişiler, isimler ve olaylar adeta üst üste binmişti. Kim olduğunu hatırlayamamam üzerine Ayşegül biraz duraksadı, sanırım kendisini nasıl hatırlatabileceğini bilemedi…

– Karakolda benim avukatım olmuştunuz. Sizi ne zaman istersem arayabileceğimi söylemiştiniz.

Elbette küçücük çocuk, her gün karakollarda koşturduğumu tahmin edemezdi. Ama onun bu çekimserliği ve çocuksuluğu bana onu hemen hatırlatmıştı.

– Ayşegül? Hatırladım, sosyal hizmetlere gitmek istemiştin değil mi?

– Heh, evet! Arayabileceğimi söylemiştiniz. Rahatsız etmek istemedim. Müsait misiniz?

– Kusura bakma Ayşegülcüğüm… Son birkaç günüm çok yoğun geçti bir an çıkaramadım seni. Müsaitim canım. Bu numara sana mı ait? Kaydedeyim mi?

– Evet, bana ait. Kaydedin.

– Tamamdır, konuşmamız bitince kaydederim. İyi misin? Nasıl gidiyor günlerin? Sosyal hizmetlerde rahat mısın?

Genellikle konuya nasıl giriş yapacağını bilemeyen müvekkillere bu tarz açık uçlu sorular sorarak onların sıkıntılarını dile getirmeleri için yol açarım. Çünkü konuşmaya ihtiyaç duyuyorlar, ancak nasıl anlatacaklarını, nereden başlayacaklarını bilemiyorlar çoğu. Benden bu tarz samimi bir tavır gördüklerinde, rahatça çözülüp zihinlerinde kendilerini sıkan her ne varsa dökülüveriyorlar. Nitekim Ayşegül de aynı şekilde çözülmüş, benimle yüz yüze görüşmek istediğini söylemişti. Bir saat sonra şehrin bana biraz uzakça bir ucunda buluşmak üzere sözleştik. Ayşegül’e geç kalmamak için derhal arabanın anahtarlarını alıp çıktım evden…

Uzun ve bol trafikli bir İstanbul turundan sonra nihayet buluşacağımız yere vardığımda, anahtarları valeye verip masalara doğru ilerledim. Elimi telefona atıp Ayşegül’ün numarasını arayacaktım ki; az ilerde tek başına masada küçücük kalmış bir kız çocuğu fark ettim. Ona benden önce varırsa bir şeyler içip beni beklemesini söylemiştim, muhtemelen çekinmiş ve hiçbir şey içmeden beni beklemeyi tercih etmişti.

– Ayşegül!

– Avukat Hanım! Hoşgeldiniz.

Küçücük bir çocuğun bunca bilinmezlik arasında size sığındığını, o sıcacık sarılmasından anlayabilirsiniz. Ayşegül’ün sarılması da tam olarak böylesi bir sıcaklık taşıyordu. Onun hayatının yeni döneminde ona kucak açmış, bilgili ve güçlü bir ablaydım ben artık. Orada oturduğumuz süre boyunca kaldığı yetiştirme yurdundan, arkadaşlarından, yeni okulundan bahsetti. Şimdiye kadar hangi mesleği seçeceğini bilemeyen bu küçücük kız, beni tanıdıktan sonra artık avukat olmak istiyordu… Yurda dönüş saati gelip çatana kadar hayattan, gelecekten, yapmak istediklerinden bahsettik. Öğrenmeye açık, kendisini geliştirmek isteyen tatlı bir kız çocuğuydu Ayşegül. Onda çoğu zaman kendimi görüyordum. Bütün o sohbet boyunca ona o kadar ısınmıştım ki, onun için yapabileceğim daha fazla bir şeyler olması gerekiyordu… Onu yetiştirme yurdunda bırakamazdım…

-Devam Edecek-

Görsel: ?

Siz Bizim Köleleştiremediklerimizden misiniz? -1

teresa-carnuccio

Yine alarm sesiyle bölünen rüyaların yarım kalmışlığında, sıcak sevgilinin kollarından ayrılır gibi sıcacık yataktan, yorgandan ve yastıktan ayrılma vakti. Henüz gün aydınlanmadan, benim gibi olanların, tüm zombilerin arasında güne başlama, işyerine doğru koşturma vakti. Yeni müdür geldiğinden beri makyaj yapmak istemiyorum. Kendime bakmak istemiyorum. Yeni müdür geldiğinden beri kendimi sevemiyorum. Akşamları eve geldiğimde, eksik kaldığımı söylediği konuları araştırmaya çalışıyorum. Onların bilgisine yetişebilmek için… Onlar kadar iyi değilim ve işimde tutunabilmem için bir şeyler yapmam gerek, farkındayım. Bu devirde iş bulmak kolay değil… Ve yine dün gece araştırmalar yüzünden saati geçirdim. Hayır, okuduğumu anlayabilsem… Gerçekten aptal olduğuma inanmaya başladım artık. Ben okulu nasıl bitirmişim ki? Nasıl almışım o diplomayı? Okulda bölüm birincisiydim üstelik. Müdürüm Pakize’nin dün dediği gibi “Teoride başarılısın diye pratikte de başarılı olacaksın diye bir şey yok…” Ben pratikte tamamen başarısızım. Doğru yaptıklarımı bile anlatmayı beceremiyorum ki… Bu kadar bilgisiz olmasına rağmen Zuhal nasıl bu kadar iyi? Benim anlatmaya çalışıp beceremediklerimi nasıl da kendi fikri gibi düzenleyip anlatabiliyor. Neden ona güveniyorlar ama bana güvenmiyorlar? Ondan nefret ediyorum. İşe gitmek istemiyorum… Sanki ruhumu emiyorlar orada. Ama gitmek zorundayım.

Eski müdürüm Nazan Hanım ne kadar iyi bir yöneticiydi… Hata yaptığımda bile babacan bir tavırla bana hatalarımı gösterir, tekrar etmeyeceğimi bildiğini söylerdi. Ben de gerçekten tekrar etmezdim hatalarımı. Hatta bana hep “Senin çok parlak bir geleceğin var… Bir gün benim makamımda senin yer almaman imkansız” derdi. Altı ayda ne değişti ki? Nazan Hanım’ın emekli olmasıyla birlikte Pakize Hanım ile tanıştık. Ofisin sistemi tamamen değişti ve bir anda iş yoğunluğum arttı… Nazan Hanım’ın üstlendiği işler de bana devredildi. Çocukken ne güzeldi her şey. Etrafımdaki herkes olumlu motivasyon ile beni daha iyi olmaya teşvik ederdi. Şimdi Nazan Hanımın da gidişiyle birlikte olumlu motivasyondan eser kalmadı. Aksine sürekli bir agresif ortam, sürekli beceriksiz görülmem, sürekli işimde iyi olmadığımı hissedişim… Gitmek istemiyorum… İşe gitmek istemiyorum… Bu pis düzende çalışmak istemiyorum. Ama başka ne yapabilirim ki?

İstemeye istemeye kalktım… Gardrobu açtığımda uzun zamandır giymediğim bir sürü gereksiz süslü kıyafet ile karşılaştım. Ofiste o kadar rahatsızdım ki; beni daha da rahatsız hissettirecek bu süslü kıyafetlerin içine giremezdim. Zaten ne kadar dikkat çekmezsem o kadar iyi… Tüm bu süslü kıyafetlerin arasında dikkat çekmeyen siyah bir kumaş pantolon ve üzerine beyaz düz bir gömlek bulup giydim üzerime. Normalde ne kadar uğraşırdım gömleğin üzerine ceket ve yakasına da bir broş ya da boynuma fular falan bağlamak için… Şimdiyse hiç ihtiyaç duymuyorum bu tür şeylere… Yine düz siyah bir babet ayakkabı ve her zaman kullandığım çantamı alıp, aynaya bakmadan saçlarımı tarayıp, sımsıkı arkada toplayıp, kaküllerimi düzeltip çıkıyorum evden.

Sokaklar gri bir beton havasında, işe gidenlerin ruhsuzluğuna bürünmüş… Mekanik adımlarla sokaklarda ilerleyen bir grup robotuz şimdi. Hep birlikte metroya doğru akın ediyor, trenleri dolduruyor, 09.00 öncesi tüm sokaklara neşesiz griliğimizi bulaştırıyoruz. Bazılarımız topuklu ayakkabı sesleriyle, bazılarımız hışırtılı mont sesleriyle ama hepimiz ölü gözlerimizle sarsıyoruz dünyayı. Ofisin sokağına girdiğimde, aynı doğrultuda yürüyen ve çoğu zaman birbiriyle rekabet eden ve bu durumu gizleyenler arasında samimiyetsiz gülümsemelerle birbirini selamlama seremonisi başladı. Çalışanların her biri, bir diğerinin hatasından kendisine övgü çıkarmaya odaklı bir yaşam biçimini benimsemişti. Böylece  sanki bir tahterevalli üzerindeymiş gibi, yapılan hatalar nedeniyle biri yerin dibine doğru giderken; bir diğeri hata yapmamış olmak ve hatta mümkünse hatayı düzelten olarak göklere çıkıyordu. Bütün bu savaşlar da sonunda performansa ve zam oranlarına yansıyor; çalışanlar bu vesileyle horoz dövüşüne zorlanıyordu.

Sabah biraz geç kaldığım için ve Pakize Hanım ile göz göze gelmemek için mutfağı ve dolayısıyla kahvaltıyı es geçmiş oldum. Bir süre önce masamda poğaçamı yiyerek günlük e-postalarımı gözden geçirdiğimi gören Pakize Hanım’ın ağır eleştirisine maruz kalmış; her yere kırıntı saçan, yağlı elleriyle her yere dokunan biri olarak kınanmıştım ve sonunda ofis eşyalarını yağlı ellerimle kirletmem nedeniyle savunmamı istemediği için ona dua etmem gerektiğini belirtmesiyle birlikte tüm ofise bağıra çağıra ne yüce bir kişilik olduğunu ispat etmişti Pakize Hanım. Bu yüzden artık ofiste tüm yiyecekler sadece mutfak bölümünde yeniyor; insanlar yiyeceklerini yedikten sonra ofis bölümüne geçiş yapıyorlardı. Bilgisayarımın başına geçip ekranın arkasında saklanabilmeyi umarken, masamın üzerinde beni bekleyen bir zarfla karşılaştım. Zarfın üzerinde adım ve iş adresim yazıyordu. “Ezgi”. Yazıyı tanımıyordum ve bu saman renkli büyükçe zarfı kimin gönderdiğini daha fazla düşünmeden, zarfın içini açtım.

Zarfın içinden saman kağıdına benzer çirkin renkli ince bir tür kağıt üzerine elde hazırlanmış bir çizim ve yine mürekkeple yazılmış bir mektup çıktı. Çizimde ağaçlar, ağaçların etrafında yine doğal malzemelerden inşa edilen evler, mutlu bir şekilde el ele tutuşmuş insanlar vardı. Öncelikle bunun bir eşek şakası olduğunu düşündüm. Ama yine de merakla uzun uzun yazılmış olan mektuba gitti elim…

“Merhaba Ezgi,

Daha ne kadar bu iki yüzlülüğe katlanacaksın? Daha ne kadar izin vereceksin insanlığın seni çiğnemesine o kocaman medeniyet dişleri arasında? Yükselmek yalanıyla seni her gün daha da tüketen bu sistemin senden beslendiğini ne zaman fark edeceksin?

Her sabah, daha karanlık dünyanın üzerinden çekilmeden önce, diğer insanlar gibi boğucu bir sabaha uyanıyor, her gün birilerinin senin üzerinden para kazanabilmesi için, üstlerinin üzerine yıktığı türlü türlü angaryaları yapıyor, müdürünün türlü kaprislerine boyun eğiyor ve hayatta kalabilmek için bu köleliğe katlanıyorsun. Oysa bütün bunlar gereksiz…

Cennet’in yeryüzündeki tohumlarını tam elli sene önce bir grup arkadaşımızla birlikte attık… Bundan elli sene önce, dünya şimdiki kadar kirli değildi elbette. Ama bizim istediğimiz kadar temiz de değildi. Bizler hep kardeşlik, sevgi ve bilgi ile dünyanın güzelleşeceğinin hayalini kuran gencecik insanlardık. Ve dünya genelindeki gidişat, bize bunun hiç de istediğimiz gibi gitmeyeceğini fısıldıyordu… Bu uyarıları dikkate alarak paralarımızı birleştirip Ege Bölgesi sınırları içinde yer alan ama şu anda sana koordinatlarını vermeyeceğim oldukça büyük bir arazi satın aldık. Elbette devletle ve medeni hayatla bağlarımızı tamamen koparamadık, bu mümkün değil çünkü. Ama bazılarımız otuz yıldan fazla süredir bölgeden dışarı adımını atmadı. Bazılarımız devletle ilişkilerimizi yürütebilmek adına bu alanlarda faaliyetlerde bulunmaya gönüllü oldu ve gerek yakındaki kasabalara gerekse büyük şehire gidip gelmeyi tercih ettiler. Bazılarımız için ise bu bölgede yaşamak yerine büyük şehirlere göçüp medeniyet tasmasını takmak daha çok ilgi çekiciydi. Bizler de mafya değiliz elbette, gidenleri de sevgiyle uğurluyoruz, gelenleri de… Bizim için önemli olan kısacık yaşam süresinde, insanların kendilerini gerçekleştirebilmeleri, huzur içinde yaşayabilmeleri için üzerlerinde hiçbir baskı hissetmeden, olabildiğince özgürce -ama başkalarına da zarar vermeden- istediklerini yapabilecekleri güvenli bir ortamda yaşamaları. Bu güvenli ortamın sağlanması için uzun yıllardır çaba sarf eden ve bunun içinde teknolojiye ve yeniliklere mümkün mertebe kapalı bir toplum haline gelmiş, toplamda 258 kişilik bir aileyiz biz.

Şimdi sana nasıl ulaştığımızı merak ediyorsundur. Ben; Cem, evimi terk ettiğimde tam on sekiz yaşındaydım. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi, Türk Dili Edebiyatı Bölümünde öğrenciydim. Evimi, ailemi ve en zoru da kız kardeşim Nazan’ı ardımda bırakıp, hatta onlara hiçbir bilgi vermeden buraya yerleştim. Birçok arkadaşım gibi ben de ardımda bıraktığım ailemin ne durumda olduğunu uzun süreler merak ettim. Senelerce kız kardeşim Nazan’ı aradım, araştırdım. Kardeşime olan özlemim, buradaki ailemin her üyesi tarafından bilinmekteydi… Sonunda iyi eğitim alıp burada yaşamak istemeyen, medeniyet ve teknoloji ile iç içe bir şehir hayatını tercih eden torunlarımızdan biri Nazan’ın izini buldu. Onun sayesinde kardeşim ile yeniden birbirimize kavuştuk. Nazan ile ilk konuşmamızı ve ilk karşılaşmamızı anlatarak seni sıkmayacağım. Ancak kendisi şu anda burada ve henüz bu hayata tam olarak alışamadığından bizim dış dünya ile bağlarımızı sağlamak üzere çalışan insanlardan biri olarak sabahları şehirde, akşamları köyde yaşayarak hayatına devam ediyor. Sana, ona bilgisayar üzerinden gönderdiğin postalar sayesinde ulaştık. Senin ne kadar mutsuzluk çektiğini, günden güne içine kapandığını ve kendini nasıl da yalnız hissettiğinden bahsetti Nazan. Ondan sonra başına gelen müdürün seni ne kadar zorladığını, aslında ne kadar çalışkan olduğunu ama yeni dünyanın kurallarına uyum sağlayamadığından, onlardan biri gibi davranamadığın için bir türlü hak ettiğin güzellikleri yaşayamadığını anlattı. Bu yüzden sana bu mektubu yazıyorum. 

Normalde insanları aramıza katılmaları için davet etmeyiz. Düzenimizi tehdit eder bu tür yenilikler çünkü… Herkes bize uyum sağlayamaz, herkes felsefemizi anlayamaz ve bazıları için bizim yaşamımız boş yere teknolojiden kaçmak, boş yere kendimize eziyet etmek olarak algılanabilir. Bizler arazimizde devletin elektriğini kullanmayız. Aslında kısa bir süre öncesine kadar elektrik de kullanmıyorduk ancak bazı arkadaşlarımızın ön ayak olması sonucunda artık kasabamızın bazı önemli yerlerinde güneş enerjisinden elde ettiğimiz elektriği kullanıyoruz. Yine bizim evlerimizde buzdolapları, çamaşır makineleri de yoktur. Yani, senin anlayacağın şekilde medeniyete ait ürünler yoktur. Daha doğal, daha çevreci olan kendi üretimimiz olan ve insan gücünden ya da doğa gücünden faydalanan eşyalarımız bize hayatı kolaylaştırır. Bu eşyalar hayatımızı kolaylaştırsın diye doğayı katletmez, dünyaya ya da herhangi başka bir şeye zarar vermeyiz bizler.

Sözü daha fazla uzatmayı anlamsız buluyorum. Arazimizde 225 yetişkinin oylaması sonucu seni arazimize kabul edebileceğimiz kararını aldık ve bu nedenle sana bu mektubu hazırladım. Sana  misyonumuzu daha net şekilde ifade edebilmek adına, çevre kasaba ve köylerden topladığımız gazetelerden ürettiğimiz kağıtların üzerine yazarak bu daveti yapmak gerektiğini düşündüm. Aklında birçok soru işareti oluşturduğumun farkındayım… Ama teklifimiz ilgini çektiyse Nazan’a bilgisayardan göndereceğin bir mektupla düşüncelerini yazabilir, sorularını sorabilirsin. Nazan aracılığıyla seni merak ettiğin tüm hususlarda bilgilendirmeye çalışacağız. Umarım mektubum sana rahatsızlık vermemiştir… En kısa zamanda görüşmek dileğiyle.

Sevgiler,

Cem

Görsel: Teresa Carnuccio

-Devam Edecek…

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑