Ara

Kahve Sigara Kahve

Sigara dumanına kahveyle eşlik ederken cümlelere dökülen delilik alametleri…

Dönüşüm

Kate Zambrano

Aynaya baktım. Gözlerimin altındaki halkalar daha da koyulaşmış, gözlerim küçülmüştü. Ardı arkası gelmeyen kötü günler geçiriyordum. Ağlamakla geçen kaçıncı geceydi? İnsan ruhu tuhaftı. Yaralandığında… Görüşü çarpılıyor, acı verici bazı durumlar gözünde büyürken, acı vermeyen ve hatta mutluluk verebilecek olan hatıralar kendisine acımasına sebep olup, ağlatıyordu. Teselli ne mümkün? Zaten açılara bağlı ve değişken olan doğru, tamamen kayboluyor, hepten ışıksız ve rehbersiz kalıyordu insan. Soluksuz kalmasının yanı sıra. Acı insanı değiştiriyor, dönüştürüyordu. Yavaş yavaş tüm duygu hücrelerini ele alıyor, tüm hücrelerin değişmesine ve bozulmasına neden oluyordu.

Oysa bata çıka yaşanan hayat, yine bir gün düze çıkacaktı, buna ne şüphe… Ama tekrar bir gün her şey batacaktı, bundan da şüphe duymak yersizdi. Yaşamın en önemli kuralıydı bu döngü. Herkes teker teker gelecek ve geçip gidecekti hayatımdan. Yine de koruyamıyordu insan kendini bu duygulardan. Üzerinden geçip giden tüm bu acıdan… Öfkeden… Kırgınlıktan. Bu da güzel bir şeydi belki… Etkiye tepki vermeyi doğru bulmadığımdan acının kaynağını kesip atmak yerine, ona karşı tamamen hissizleşene dek maruz kalıyordum ona. Her deneyim insanı hissizleştirirken, acılar da gelişiyor, daha ağırlaşıyor, bir şekilde nasırlaşmış yüreğin en derinlerinde sızı bırakacak kadar güçlenip geliyordu insanın üzerine. Bu yüzden yaşamda, durabildiğim kadar sabit durmayı tercih edenlerdendim. Zaten kendi yaşamım için değişken olmayan tek şey bendim. Diğer herkes gelip geçici, herkes yabancıydı çünkü. Bu duygu artarak kendini geliştiriyor, ruhumu hissizleştiriyor, yavaş yavaş adına gerçeklik dediğimiz bu madde dünyadan uzaklaştırıyordu beni. Dönüştürüyordu…

Görsel: Kate Zambrano

Reklamlar

.

 

Hepimiz kendi yalnızlığı içinde çırpınıp duran, bunu yaparken birbirine dokunan, çoğu zaman birbirini acıtan, birbirinin kanatlarını kıran zavallılarız. Hepsi bu.

All so lonely, all so lonely… As me.

Şşşt…

Kim Wyatt.jpg

Bir günaydın ile iyi geceler arasında hiç doğmamış gibi sessizce yaşamalı hayatı. Hiç var olmamış, hiçbir yere iz bırakmamış gibi sessizce yok olmalı. Dokunduğun hiçbir yerde izin kalmamışsa, yanmamışsa o ten buram buram… Dahasını düşünme. Sadece sus. Bakma. Görme. İşitme.

Kimsesizlik

Broken isn't bad5.jpg

Neresinden tutarsam tutayım, ne dersem diyeyim, ne yaparsam yapayım acıyordu işte. Güne başlarken, günü kapatırken, öğle saatinde sıraya girip yemek beklerken dahi ince bir sızı halinde kanıyordu yüreğimin üzerinde. Kimseyi zan altında bırakmak istemiyor, kimseye belli etmek istemiyordum içten içe çürüyen kimsesizliğimi. İçeri soğuk sızmasın diye kapı altındaki boşluklara yerleştirilen paçavralar kadar yalnızdım insanlar karşısında. Özgürlüğün bedeliydi, yalanlara boyun eğmemenin getirdiği bir gerçeklikti belki. Yine de hiçbir söz, düşünce ya da davranış içimden söküp atamıyordu bu kimsesizliği. İtekleniyor, ötekileniyor, yargılanıyordum. Hak deniyordu adına üstelik. “Haksızsınız!” diyemiyordum. Hak veriyordum üstelik. Hiçbir resme yakışmayan bir çerçeve gibi, bomboş duruyordum yeni boşaltılmış bir evin duvarında. Kimse yüzünü çevirip bakmıyor, baksa da içimdeki boşluğu görmüyordu. Boşsa da, benim boşluğumdu bu. Benim suçumdu. Benim ötekiliğimdi. Benim tutkuları absorbe etme özelliğimdi, benim sevgiyi azaltma yeteneksizliğimdi. Her şeyin başı ve sonu, benim çirkinliğimdi.

Hiçbirinizle dövüşemem 
Benim bir gizli bildiğim var 
Sizin alınız al inandım 
Morunuz mor inandım 
Ben tam kendime göre 
Ben tam dünyaya göre 
Ama sizin adınız ne 
Benim dengemi bozmayınız

Turgut Uyar

Görsel: Broken isn’t bad

İltihap

 

Sivan Karim Illustrations

İçim içimi kemiriyordu. Elim defalarca telefona uzanıyor, her seferinde kendimi bir bahaneyle uzaklaştırıyordum telefonun başından. Uzun zaman önce geçip gittiğini sandığım sanrılar yeniden başlamıştı. Oysa yeniden bir buhran dönemini kaldıramayacak kadar zayıftı kalbim. Belki de en çok bu nedenle bırakmıştım her şeyin ucunu… En yüce duyguları hissettiğim anda, içimde her şeyi bir anda yerle bir edişim, içimdeki bütün o yüce duyguları en bayağı hislerin maskelenmiş türevleri sayışım, hayatı o pencereden ve hatta pencerelerden izlemeyi seçişim ve hiçbir şeye kutsallık atfetmeyişim bundandı biraz da. Öyle ya, yolda bir delikanlı yaşlı bir kadını arabanın altından kurtarsa, insanlar delikanlıyı alkışlar; ben ise “Kahraman olup şan şöhret sahibi olma niyetiyle atlamıştır pekala” der geçerdim. Elimde değildi. Kendiliğinden üzerime yapışan bir ruh haliydi bu. İnsanlara güvenmiyor, onların sınırlı algılarının manipüle edilmesi karşısında onlara acımıyor, ama hiçbir zaman da bu tür tuzaklara düşmek istemiyordum. Tekrar hayallere kapılmak, sanrılarla boğuşmak ve bizden daha yüce olan bazı hisleri kabul etmek istemiyordu içim. Bir defa daha o narin ütopyanın yerle bir olmasına izin veremezdim. Besbelli kalbi iltihap toplamış, zavallı biçarenin biriydim. İnsanlar ise hiç yardımcı olmuyorlardı bu hastalığa…

İnsanlar, sağlıksızlığı sevmez, kendilerine neşe verecek, güzel ve yakışıklı insanların çevresinde bulunmayı tercih ederlerdi. Sağlıksızlık; emek, çaba ve zaman isteyen bir süreçti çünkü. Üstelik bulaşıcı olma riski de vardı ya… Kendi içlerindeki iltihapları dahi görmezden gelen, makyajlarla tüm bu çirkinlikleri örten, kendilerinden başka her şey olmaya özenen bu kimseler, esasında benden daha çok yardıma muhtaçtılar. Velhasılı kelam, ben onların kutsiyet atfettikleri her şeyi küçümserken, onlar da beni ukalanın biri, belki de huysuz bir deli olarak değerlendirdiklerinden yanıma yanaşmazlardı hiç. Es kaza selam verecek olsalar, bu selamın altında yatan niyetleri önce tek tek açığa çıkarır, sonra yüzlerine çarpar ve alay ederek uzaklaşırdım onlardan. Onlar ise hiç sevmezler ne küçümsenmeyi, ne de görmek istemedikleri gerçek niyetlerinin afişe edilmesini.

“Delisin sen,” dedim kendime. Yatağımda hafifçe doğrulmuş, tam karşımda duran dolabın üzerindeki aynadan yansımamı izliyordum bunu söylerken. Saçlarım birbirine karışmıştı. Kaç gün olmuştu bu evden ya da bu odadan çıkmayalı? Ben günleri sayamadan koridordaki o çirkin sesli telefon yine çalmaya başladı. Ahizeyi kaldırmak cesaret işiydi doğrusu. Ya oysa? Ya sonunda o taşra memleketinden vazgeçmiş, şehre geri dönmüşse? Ya bunca sene sonunda anlamışsa… beni… sevdiğini…

Reddedildiği halde çaresizce tek bir kişiye duyulan bu tür dokunaklı hisler, kim bilir hangi travmanın eseri, bana hep aciz, dayanıksız ve güçsüz hissettirirdi. Kendimi ne zaman bu hislerin etkisiyle tortop olmuş, bir kenara sinmiş bulsam, kendime sinirlenir, daha çok canımı yakmak için en ağır gerçekleri bir an bile duraksamadan kendi yüzüme çarpardım. Yine aynada kendi gözlerime bakarken, aynı sert tonda “O seni istemedi” dedim kendime. Adeta iltihaplı kalbime bir bıçak batırmış, büyük bir nefretle bıçağı içerde çeviriyor, bu yarayı mütemadiyen deşiyordum. “İsteseydi, burada, yanında olurdu. Kendine hiç yalan söyleme. O, seni hiç sevmedi.”

Bu sohbete o kadar çok maruz kalmıştım ki, ağlamanın her şeyi daha zora sokacağının farkındaydım. Bu yüzden içimde yükselen ve beni girdabına almaya çalışan o ağır hisse ve kadının şimdi kim bilir nerede ve kiminle beraber, mutlu – mesut yaşadığına dair tahayyüllerimin beraberinde gelen kendine acıma hissine paye vermeden bütün bu hislerin üzerini az önce ifade ettiğim çarpık penceredeki bakış açımla örtüyordum.

“Bir çocuk hayaliydi… Asla var olmayan ve var olması mümkün olmayan hulyalar dünyasına atılmış bir adım gibiydi. Ve o adımla bir anda paramparça olan sırça saray, beni gerçekliğe geri getirdi.”

“İnsan hep elde edemediğini düşündüğü kimseleri istemekten zevk alır. Benimki de böylesi bir histi. Ne o, düşündüğüm gibi derin, bilge bir kişiydi, ne de ben, kendisini bana tamamen teslim edecek olsa, onu sevmeye devam ederdim.”

“Hepimiz, dünya denilen cehenneme atılmış bir avuç evlatlık ruhtuk. Cehennemin sonsuz ve daha işlevsel olabilmesi küçük oyunlar inşa etmişti hınzır tanrı. Bunun için insanın dürtülerini açığa çıkaran hormonlar ve durumun aslını maskelemek için hisler vermişti insanlığa. Herkes o kadar kolayca oltaya geliyordu ki, kimse gerçekten beynini kullanmak istemiyordu. Böylece sonsuz bir döngü içinde dönüp duruyor, yanıp küle dönüyordu nesiller. Ve yeni nesiller geliyordu dünyaya, diğerlerinin külleri ve çöpleri arasından.”

Görsel: Sivan Karim Illustrations

Günaydın

MorJer's Art2.jpg

Kalkmak ister misin artık o rüyalarına sarıldığın yataktan? Aç şu perdeleri, bak güneş geri geliyor dünyaya… Bulutların ardında tüm cazibesiyle yayıyor ışınlarını üzerimize doğru. Gün doğuyor, güneş geri dönüyor yaşamlarımıza. Tüm kasvet kaynağı düşünceler, saç diplerimizde kıvrım kıvrım gizlenirken, köklerimize yağıyor ışık. Aydınlan artık! Bakmasın hüzünle o ıslak gözbebeklerin. Elbette bir çukurdan ibaret olabilir bu dünya, ama çukura batmış gözlerin dinlensin artık dindiremediğin yağmurlardan. Hiçbir şey güzel değil belki, ama her şey çok güzel olacak. Zihnimden dışarı baktığım pencerenin kirini aldığımda…

Kalk artık… Uyan, gerin ve mutlu bir gülümseme tak dudaklarına. Bak, ağaçlar ve yapraklar tüm neşelerini almış üstlerine… Baharın gelişine az bir vakit kala, herkes hazır olda beklemekte…

Görsel: MorJer’s Art

Teşekkür…

Cyril ROLANDO11.jpg

Sadece sahip olduklarım için değil, sahip olamadıklarım için de teşekkür ediyorum. Hala isteyecek bir şeyler kaldığı için… Sadece yaşadıklarım için değil, yaşamadıklarım ve hatta hiç yaşayamayacaklarım için de teşekkür ediyorum. Beni hayatta tuttuğu için. Ne istediğimi öğrenmem için attığım adımlarda bana ışık tuttukları için. Tüm geçmişime, geleceğime, varlığıma ve hiçliğime teşekkür ediyorum. Alınganlıklarıma, yalnızlıklarıma… Ama en önemlisi parladığının farkında olmayan, yıldız yıldız parıldayıp gökyüzümü aydınlatan, sevgileriyle etrafımı kuşatan insanların hepsine teşekkür ediyorum. Ütopyamda tasarladığım ve dünya tarafından kirletilmemiş bir sevgiyi duyumsamamı sağladıkları için.

Görsel: Cyril Rolando

Buldum. Bildim. Oldum.  

14117679_1639835233012340_8160748739572293641_n

Her şey birden bire oldu. Sessizce ve fark ettirmeden insanı alır bazı duygular. Geri dönüp baktığında hikayenin ne zaman bu kadar değiştiğini anlamlandıramaz insan. Ne de hikayenin neresinde olduğunu anlar. En ön koltuktan izlediğimiz filmin içinde yaşamaya başladığında, insan bilemez duyguların onu nasıl kavrayıp yaşamın en derinine çektiğini… Yaşıyor muyum? Kalbim atıyor. Yükseliyorum. Bu kahkaha benim mi? Sessizce gülümserken bu gülen gözler benim mi? Aradığımı buldum mu? Aradığımın arayışımın ta kendisi olduğunu gerçekten bildim mi? Bu tatlı dalgalanmayla mutlu oldum mu? Benim. Buldum. Bildim. Oldum.

Mır… Mır…

106

Tek istediği bana dokunabilmek, onun güzel yumuşak tüylerinin arasında parmaklarımı gezindirişimi hissetmekti belki. Belki de tek istediği sadece ve sadece onunla ilgilenmem, evden dışarı çıkmamam, ona zaman ayırmamdı. Ben ise kendimce ona vakitlerimin en güzel kısımlarını ayırıyor, o zamanlarda sadece onunla ilgileniyor, ama sonrasında yine işe güce dalıyordum. Benim işime dönüşlerimden hoşlanmıyor, perdenin arkasından yavaşça patisini uzatıp, patisinin altındaki o ev kedilerine özgü pati altındaki tüylerini ve pembe derisini koluma sürüyordu. Ben ise istemsizce tenime dokunan sivri tırnaklarının ucu nedeniyle ürperiyor, hafifçe canım yanıyor olduğu için irkilerek ona dönüyor, göz göze geldiğimizde kendimi kötü hissediyordum.

Evde bulunduğum zamanlarda bütün vaktimi ona harcamak isterdim. İşimi gücümü bir kenara atmayı, bütün o dosyaları, klasörleri ve zamanında yetişmesi gereken her şeyi bir kenara bırakıp, kafamdan da dışarı atıp, vaktimin tamamını onunla geçirmek isterdim. Ama bir yandan işkoliktim ve hatta durdurulamaz bir işkoliktim. Öyle ki normal mesleğimle ilgili çalışmadığım zamanlarda ek işler alıp akşamlarımı da işe güce gömmeye başlamıştım. Çünkü çalışmadığım zamanlarda, öylece durup dururken düşünceler zihnime üşüşüyordu ve bu düşünceler zamanla hastalanıyor, hiç güzel şeylere yelken açmıyordu. İşte bu yüzden durmaksızın çalışmak zorundaydım. Kendimi işe güce kaptırmalı, yaşamda bana ayrılan süreden yeterince verim alabilmek için kendime zaman ayıramamalı, boş vakit bulduğumda ne yapacağımı bilemeyip sadece o anı boş geçirebildiğim için yüzümde kocaman bir gülümsemeyle boş boş duvarlara bakar hale gelmeliydim. Başka türlüsü depresyondu çünkü. Depresyon ise yanımda böylesi mükemmel bir varlığın bulunduğunu, etrafımda birbirinden renkli, birbirinden güzel insanların bulunduğunu görememek, hep daha derin bir melankoliye doğru yol almak demekti. İşte bu hiç işime gelmiyordu.

Belki ona da yapacağı güzel ve eğlenceli bir şeyler bulsam, o da o kadar çok eğlenir ki, benim ona ayıramadığım vakitleri bu kadar umursamazdı diye düşündüm. Ama bir kediyi işe koyamazdınız ki? Hem bu bana ahlaksızlık gibi görünüyordu. Düşünsenize, yerinden yurdundan edip kendimize yeterince zorunlu kıldığımız bu hayvancığın üzerinden bir de para kazandığımı? Eski evimde olsaydım, o yine camdan çıkıp dışarda gezebilir ve akşam olunca eve döndüğümde eve gelebilirdi. Böylece onun da bir eğlencesi, bir hayatı olurdu. Ama bulunduğum kattan onun canının istediği gibi çıkıp gitmesine izin verebilmem mümkün olmadığından pencerelerde koruma var.

Her seferinde onu reddediyormuşum gibi görünmek ve hatta reddetmek beni o kadar çok yoruyor ki, sonunda kendimce bir yöntem buldum. Bana doğru baktığını fark ettiğimde ve patisini uzatmaya başladığında ağzıma sigara götürüyorum. Hala geri adım atmıyorsa, sigarayı yakıyorum. Böylece onu ben reddetmiş gibi olmuyorum da, sanki o vazgeçiyor benim kucağıma gelmekten. Böylece çok fazla kırılmıyordur da umarım… Malum, reddedilmek zor. Son zamanlarda bu durumu o kadar çok yaşar hale geldik ki, sanırım kanser olacağım… Şimdi de solumdaki kaloriferin üzerindeki mermerin üstünden, perdenin arkasındaki o her zamanki yerinden bana bakıyor çaktırmadan. Göz ucuyla yanımda yanan sigarayı da kolaçan ediyor, farkındayım. Yeterince ısındığında -ki bir kedi asla yeterince ısınmaz- yatağımın ayak ucuna doğru geçecek ve biraz hava aldıktan sonra geri buraya gelecek. Yeniden tahtına kurulup patisinin ucuyla sevilmesi için emir verecek. Ve daha fazla dayanabileceğimi sanmıyorum. Bir kedi tarafından sahiplenilen bir insan olarak fazlasıyla dayandım bile.

Şimdi bu yazıya son verip ona doğru döneceğim ve o sanki hiçbir şeyden habersizmiş gibi bana gözlerini kısarak bakıp burnunu ona uzanan ellerime doğru uzatacak. Onun yumuşacık tüylerine hafifçe dokunacağım ve o yattığı yerden kalkıp kucağıma doğru geçecek. Elimde olmadan bacaklarımı ona doğru uzatacağım, böylece kolayca kucağıma geçtiğinde elimi vücudunun alt kısmında kalan göbeğine doğru uzatıp avcumun içini onun yumuşacık göbeğiyle dolduracağım. Diğer elimle de -göbeğinin fazlasıyla mıncırılmasından ötürü beni protesto edip uzaklaşmasın diye- kulaklarını, başını ve sırtını okşayacağım. Fazlasıyla dayandım bile…

Mır… Mır…

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑