Ara

Kahve Sigara Kahve

Sigara dumanına kahveyle eşlik ederken cümlelere dökülen delilik alametleri…

Ağrı

43386627_248896865821110_1961503940516249600_n

Ağrıyordu… Bir sorun olduğu belliydi. Kalbim ağrıyordu. Yüreğim… Avcumu daldırdım yüreğime, birçok ben geldi elime parça parça… Ayna parçaları, bulut parçaları, düş parçaları vardı aralarında. Milyonlarca kırılmışlıklarıyla… Kalbinde kırılmamış benleriyle yaşayamazmış insan, gülümsedim. Rengarenkti ellerim. Kan kırmızısı, ateş sarısı, gece koyusu… Vazgeçemedim renklerden, bölünmüşlüğümden. Kaçındığım kalabalıklara uzaktan baktım. Gece, gündüz ve yıldızlar… Birbirlerine gezegenler kadar uzak insanlar. Bir başınalığın verdiği sükunete güven içinde yaslanıp, renklerimi tek tek sardım sessizliğime. Kimsesizliğin can yakmadığı saatler bunlar. En az serin sabah ayazından çekilen derin nefes kadar ferahlatıcı bir yalnızlık. Arızalı bir ömür; adanmış kimsenin anlamadığı inceliklere…

Görsel: Kahvesigarakahve

Reklamlar

Yaşam

42747112_520495391749309_2739278142219747328_n.jpg

Yaşam…

Ruha üflenen nefes: CAN.

İnsan denilen organizmanın, daha büyük organizmalar altında sürdürdüğü…

Altındaki organizmalara devinim sağladığı…

Canlı, kanlı bir süreç.

Başlangıcı ve sonunu göremeyeceğimiz,

Karanlık, aydınlık ve tan kızıllığını kapsayan.

Görsel: kahvesigarakahve (picsart)

Kuşku

 

PicsArt_10-11-10.58.09.jpg

“Bir Ekim akşamıydı. Yağmur, rüzgardan aldığı güce iştirak ederek tüm serinliğini boca ederken insanlığın üzerine, bu karmaşaya dayanamayarak tellerini olması gerekenin aksi yönüne doğrultan şemsiyesini elindeki poşetler yüzünden acemice hareketlerle düzeltmeye çalışıyordu. Karşı istikametten kadına doğru gelen devasa adam ise aynı şekilde rüzgarla birlik olup kendisine direnen şemsiyesini rüzgarın geldiği yöne doğrultarak tek hamlede düzeltip, bu küçük kadının telaşlı çabalarına göz ucuyla bakarak ve hafifçe tebessüm ederek geçip gitti… Kadın bu asi şemsiyeyle uğraşmaktan bitap düşmüş, çöp kutusuna uğurlamıştı bile şemsiyeyi. Artık onunla yağmur ve rüzgarın arasına hiçbir şey giremiyordu… Üşümekten hissizleşmeye başlayan elleriyle burnunun ucuna doğru dokunarak nafile bir çabayla burun ucunu ısıtmaya çalıştı. Bugün elini attığı her şey onu elini attığına pişman etmiş, tüm işleri ters gitmiş, tüm beceriksizliğiyle ruh israfı olduğunu düşünür hale gelmişti. Bütün şanssızlıklarından kendisini sorumlu tutuyor, kendisine lanetler ederek bir an evvel otobüs durağına ulaşmaya çalışıyordu.

Adım adım ilerleyen trafik nedeniyle bulduğu ilk fırsatta yolun sağına geçerek durağa sert hareketlerle giren otobüsün içine sonunda kendisini attığında, üzerinde ıslak montlarıyla otobüsü hınca hınç doldurmuş olan insan kalabalığının kişisel alanları gözetmeksizin birbiri üzerine yığılmasını gözlerindeki hayretle karışık isyan ifadesiyle bakakaldı….”

Durdu. Kaşları çatık bir şekilde kargacık burgacık yazılmış harflere bakıyordu. Yavaşça ellerini saçlarının arasına soktu, karıştırdı. Saç diplerindeki rahatlama hissi ılık ılık bedenine yayılırken, önündeki defterin sayfasını sinirli ve aceleci bir hareketle yırtıp buruşturdu.

– Yazamıyorum!

İçinde yankılanıp duran bambaşka bir dünyaya dahil olmamak için kendisini başka başka konular üzerine yazmaya zorluyor, bunda da bir türlü başarılı olamıyor, ister istemez sürekli düşünceleri tarafından bölünüyordu. Önünde duran defterde neredeyse sayfa kalmamış, tüm oda, koparılıp buruşturulan ve sonrasında gelişigüzel atılan kağıtlarla dolmuştu. Kalemi bırakıp, kafasını masasının üzerine uzattığı kolunun üzerine koymuş, ağlamakla ağlamamak arasındaki karışık bir duyguyla nefesini tutmuş bekliyordu. Başını kaldırdığında, kapının önünde sessizce kendisini izleyen eşini gördü. Kadın, gözlerinde endişeli ve hüzünlü bir ifadeyle masaya götürmek üzere eline aldığı tabakları göstererek, adama,

– Hadi, yemek hazır. İstersen bir şeyler atıştır, tekrar denersin, dedi.

Adam, az önce kadının şahit olduğu hezeyandan duyduğu utançla gözlerini kadından kaçırarak,

– Tamam canım, geliyorum hemen, dedi.

Kadın, sessiz hareketlerle yemek masasına doğru ilerlerken, adam kendinden utanmış bir ifadeyle boynunu bükerek kendi kendine fısıldadı;

– Tek kelime bile yazamıyorum…

Yemek boyunca tek kelime etmediler. Kadın, başını önüne eğmiş, adamdaki bu değişimi görmezden geliyordu. Adam ise yemeğinin sıcaklığı yüzüne vurana kadar tabağın üzerine eğiliyor, bulunduğu açıda başını oynatmadan kadına kaçamak bakışlar atıyordu. Eşinin, yaşadığı hezeyanların farkında dahi olmadığına emin olduktan sonra derin bir iç geçirdi. Kadın iç geçirme sesinin ardından başını kaldırıp eşinin gözlerine baktı. Adam dikkatin kendisine yöneldiğini fark edip anlık heyecanla kadına doğru gülümsedi. Bu tebessümden çok, dudakların kenarında beliren bir kas seğirmesi gibi duruyordu. Kadın bu belli belirsiz tebessüme karşılık bembeyaz dişlerini ortaya çıkaran, geniş bir gülümsemeyle karşılık verdi adama. Adam pes etmişti. Kendisini eşinin gülümsemesinin ferahlığına bırakarak, aynı şekilde geniş ve ferah bir gülümsemeyle karşılık verdi eşine.

– Özür dilerim, dedi adam. Sana yalan söylememeliydim…

Kadının gözleri hayalkırıklığıyla doldu.

– Anlattıkların yalan mıydı? diye sordu kuşkuyla.

Kuşku, insan ruhunun taşıyabileceği en ağır yüktü, yaşlandırırdı insanı… Lakin gerçeğe ulaşan o dar sokakları da bir tek onun rehberliğinde keşfedebilirdi insan… Zihnine doluşan sorular, bir tür zehir gibi damarlarında dolaşıyor, adamın bir gece önce anlattığı hikayede nerelerde gerçeğe aykırılıklar olabileceğine dair düşünceler saçlarına üşüşüyordu. Peki şimdi? Şimdi tüm gerçeği itiraf edecek miydi? Artık ona nasıl güvenecekti?

Adam, kendi iç dünyasında bir gece önce anlattığı hikayenin kırık dökük gerçek dışı parçalarını düşünüyor, Bütün bunları karısına nasıl anlatacağını düşünüyordu. Karısının gözlerinde yansımasını gördüğü hayal kırıklığı içine batıyor, ruhunu kemiriyordu. Daha fazla saklayamazdı. Sonucu ne olursa olsun, tüm gerçeği tek seferde anlatmalıydı. Derin bir nefes alıp konuşmaya başladı;

– Ben dün yaptığımı anlattığım hiçbir şeyi yapmadım.

– Peki ne yaptın?

– Tüm gün evde uyudum!

Görsel: kahvesigarakahve picsart

 

 

 

Karanlık Oda…

43502986_257960681528298_4303031956091699200_n

Gece tarafından sarmalanmış tüm o ölümlü bedenler gibi uykuya dalmak üzere uzandığım yatağımda uzanmış dururken, gözlerimi öylesine tavana dikmişken, son zamanlarda bana uygun olmadığını düşündüğüm ne çok tavır içerisine girdiğimi düşündüm. Bu davranışların bana uygun olmadığını düşünüyordum ancak yeri ve zamanı geldiğinde, kendimi bu davranışları sergilemekten alıkoymuyor, alıkoyamıyordum. Hangisi bendim?

Gecenin en koyu renginde buluyordum aydınlıklarda görmeye alıştığım yüzümü… En karanlık ve gizli kalmış fısıldayışların ortasında, alev gibi dans eden, kırmızı saçlarını savurup atan bir çingene kızı gibi… Hangisi bendim?

Gözlerini gözlerime anlamlı bakışlarla dikmiş, alev saçlarını yumuşak bir el hareketiyle omzuna doğru çeken, orada tutup saçlarının uçlarıyla oynayarak üzerime doğru gelen bendim. Tehlikeliydi… Ürkütücü. Ne çok acı vardı anlamlı bakan gözlerinde? Ne çok dibe vuruş. Ne çok güçlü duruş… Dudaklarının kenarlarındaki küçük kıvrımlar, üzerime doğru gelirken ürkütücülüğünün kendisine hoşnutluk kazandırdığını ifade ediyordu. Beni küçücük bir hareketiyle avcunun içine aldığının farkındaydı. Konuşmadan yüzüme doğru uzandı elleriyle. Yüzümü ellerinin arasına aldı. Sakladığı tüm sırları dudaklarımdan öperken bana bağışladı.

Titredim… Ürkütücü bir elektrik dalgasıyla sarsılırken ben, karşımdaki endamlı kadın, bütün kadınsılığından soyunuyor, eriyor, küçücük bir kız çocuğuna dönüşüyordu. Ürkek, mücadeleden korkan küçücük bir kız çocuğu… Korku dolu gözlerle bana çevirdiği gözleri yardım istiyor, karşılaştığı her şeye karşılık ne kadar güçsüz olduğunu hissettiriyordu. Sonrasında tekrar dönüşüyor, dönüştükçe ürkütücü, tehlikeli bir hale varıyordu… Hangisi bendim?

Kadının silüeti gözlerimin önünde yavaşça eriyip yok olurken, aniden her ikisinin de benim içimde var olduklarını ve birbirlerini var ettiklerini fark ettim. Birbirlerine dönüşüyor, birbirlerini dönüştürüyorlar, aynı anda var oluyorlardı bu yaşamda… Benimle tek cümle bile kurmamışlarsa da –zaten verdikleri sır cümlelerle anlaşılamazdı ki- tüm doğalarını anlamış, tüm karmaşayı görmüştüm gözlerimin önünde… Hangisi bendim? Hepsi… Karanlığım ve aydınlığım, birbirine korku ve tiksinmeyle bakan birer maske değil, dönüşen ve dönüştüren bir güç olarak içimdeydi… İçimdeki karanlık odada, yığılıp kaldığım yatağımın üzerinde, ilk defa bu kadar keskin hatlarla, bir daha asla inkar etmeyeceğim ve görmezden gelmeyeceğim şekilde çıkmıştım kendi karşıma…

Görsel: Kahvesigarakahve

Suskun

WhatsApp Image 2018-09-15 at 01.56.21.jpeg

Anlamsız bir fırtına esip geçerken ruhumun içinden, fark ettim. İnsan bir defa gerçekten severdi. Bir defa tutulurdu, bir defa açardı ruhunu bütün o sancısına rağmen, tamamen. Ve ben sadece seni seçmiştim. Senelerce kendime yalan söylemiş, izlerini kapatmak için didinmiş durmuştum sadece. Değişen hiçbir şey yoktu oysa. Bilmene de gerek yoktu. Bu küçük düşmüşlüğün izlerini görmene de gerek yoktu. Kapıları kapatmak ya da açmak gibi bir niyetim hiçbir zaman olmadı. Etki ya da tepki de umrumda değildi, sadece durmak istedim. Ve sonunda her zamanki kadar sabit, durdum. Suskun. Ne acı, ne umut, ne mutluluk, ne de mutsuzluk var burada… Burada sadece ölüm kadar sessiz bir kabulleniş ve suskunluk var.

Görsel: Kahvesigarakahve

Muzip…

42670233_713758835658436_395629907448692736_n

Son günler moral bozukluğu ve hastalıklar nedeniyle oldukça zor geçiyordu. Dünyasal yoğunlukların ve üzerime çullanan sorumlulukların da verdiği ağırlıkla kendimi bir an evvel haftasonuna atmaya çalışıyordum. Geceleri gözüme doğru düzgün uyku girmiyor, gündüzleri de kasvetli havanın da etkisiyle battaniyenin altından çıkasım gelmiyor, işe gitmek istemediğim halde giderek sürekli huzursuz bir ruh haliyle etrafta dolanıyordum. Yine içimdeki binlerce bakışaçısı toplaşıp kendi aralarında konuşmuş olacaklar ki, şefkatli olanla karşılaştım. Eksikliğini çok zaman hissettiğim şefkatli bir anne gibi usulca süzüldü odaya. Artık alışmıştım. Korkmuyordum, gerilmiyor ve paniklemiyordum. Aksine, onu gördüğüme sevinmiştim çünkü uzun zamandır kendimle bağlantı kuramıyordum adeta…

– Hoşgeldin…

– Hoşbuldum. Bu defa beni bu kadar rahat karşılaman hoşuma gitti. Demek ki sen de alıştın artık bizleri bastırmak yerine bizimle iletişim kurmaya… İçerde, çocuklarla birlikte senin için biraz endişelendik. Son zamanlarda iyice hissizleştin farkında mısın?

– Evet… O kadar yoğunum ki, hiçbir şeye ruhumu katamıyorum. İnsanları, duyguları hissedemiyorum…

– Biz de bu yüzden telaşlandık. Hayatının bazı bölümlerini o derece görmezden geliyorsun ki, gerçekten hissetmiyorsun. Seninle hiç iletişim kuramadığımız döneme dönme riski yüzünden telaşlanıyoruz biraz… Konuşmak ister misin?

– Ne kadar kibarsın… Size karşı tutumumu değiştirdiğimi biliyorsunuz. Sizi bir düşman değil, bir dost olarak görüyorum artık. Evet, çok ağır sözler söyleyenleriniz olabiliyor. Ama hazırım ben. Kendimi tanımak, kendimle birleşmek ve tam olmak istiyorum. Bunun da kendimi inkar etmekle değil, sizi tek tek tanıyıp, hepimize uygun bir yaşam kurmakla mümkün olacağının farkındayım.

– Yaşamındaki bu gelişme bizi çok mutlu ediyor. Elbette biz ne dersek hepsini yerine getirmeyeceksin. Bazılarımızı disipline edecek, bazılarımızı zaman zaman susturacaksın. Ama öncelikle doğamızı tanıman gerekiyor. Doğru yoldasın… Seni çok seviyorum.

Gözlerinin içi parlıyordu bunu söylerken. İnsan, manevi desteğe ihtiyaç duyduğunda ancak böylesi bir tatlılıkla kendisini güvende hissedebilirdi. Bana dokunulmasına alışkın değildim. Yavaşça uzanıp o düşünce bulutu içinden saçlarımı okşadığını fark ettiğimde irkilmiş olsam da, bu çok hoşuma gitti. Ani kriz anları dışında kendime karşı, başkalarına karşı olduğum kadar şefkatli ve kibardım artık. Tutumumdaki bu gelişme beni de çok mutlu ediyordu.

Yumuşak bakışlarındaki ışık yavaş yavaş yer değiştirmeye, muzip bir ifadeye bürünmeye başladığında şefkat ile konuşmanın sona erdiğini, bir başka duygunun benimle iletişime geçmeye başladığını fark ettim. Bu muzip bakışlar ve küçük kıkırdamalar gelen karşısında dikkatli olmam gerektiğini hissetmemi sağlıyordu.

– Kıkırdayan insanlara karşı savunmaya geçmekten vazgeçmelisin, dedi kıkırdayarak.

– Biliyorsun, o kadar çok alaya maruz kaldım ki hayatımda, fazla gülen insanlar bana tuhaf geliyor. Sanki her an beni yaralayabilecek cümleler dökülecekmiş gibi geliyor. Hemen taşlaşmaya başlamam bu yüzden…

Gözlerinde bir anlığına hüzün ve şefkat gördüm. Ancak bunları alt edip yine en üstte kalmayı başarmıştı kıkırdak duygular. Konuşmaya devam etti,

– Tek başına içinde kocaman bir evren taşıyorsun… Her şey senin içindeyken, aynı zamanda bir hiçsin. Bütün bunların farkındasın ve hala başkalarının kendi karmaşaları içinde sana neler söylediğini umursuyor musun? Bence boşver ve bu dünya denilen gökyüzünde özgür bir martı gibi süzül sadece… Önemli olan sadece sensin. Benim, biziz.

– Bu bencilce değil mi? Bütük kadim öğretilerde bencillik şeytansı bir durum olarak hakir görülmez mi? Bana neden böyle şeyler salık veriyorsun? Şeytansı bir duygu musun sen?

– Hadiii…. Bu kadar kör olamazsın… Okuduğumuz ve deneyimlediğimiz onca şeyden sonra bana gerçekten bunları soruyor musun? Yaşamın, evrenin, her şeyin tek olduğunu hala göremedin mi? Yoksa görmezden mi geliyorsun? Daha kolay değil mi günah keçisi ilan edip bir şeyleri, ezbere yollardan yürümek… Çalıştır şu aklını biraz. Bizleri inkar etme ve hepimizi tanı…

– Haklısın. Biraz fazla fevri davrandım ve ezbere konuştum sanırım. İyi ve kötü… Kavramlar ve tanımlar. Sınırlar… Sınırlar yok. Şeytan ve Tanrı bir.

– Artık karanlık yüzünle de tanışmaya başlamalısın…

Ürktüm. Karanlık yüzüm, bilinçaltım… Mitolojilerdeki yeraltı dünyası gibi geliyordu bana. İçimde kimseye göstermek istemediğim ve henüz görmediğim, farkında dahi olmadığım neler vardı?

Yüz ifademi görünce yine kıkırdamaya başladı. Tam olarak hangi duyguyu ifade ettiğinden emin olamıyordum. Tam olarak hiçbirine oturmuyordu. Muziplik miydi? Neşeden başka bir duygu olmalıydı. Neşe daha az düşünen, her an gülen bir tipti çünkü.. Muzip ise insanları düşündürmeyi, güldürmeyi ve tuhaf duygular yaşatmayı seviyordu. Sanırım hayatımda oldukça sık yeri olan bir duyguydu bu ve sonunda işverenini satmış bir tetikçi gibi beni vurmaya gelmişti. Ama haklıydı… Zaten insanları duygudan duyguya sürüklemesinin temelinde de bu haklılığın payı yok muydu? Bunları fark ettiğimde yüzümdeki panik maskesi düşmüş, ben de kıkırdamaya başlamıştım. Onunla bir olmak çok güzel bir duyguydu.

– Haklısın, dedim. Tamam. Pes. Kendimi arama yolunda daha beni ne kadar maymun edeceksiniz hiçbir fikrim yok, ama hazırım. Yeraltı dünyasına girip Hades olan benliğimle de tanışabilirim. Hiç sorun yok, dedim.

Kibirli bir tavırla elleriyle saçlarını geriye doğru atarken bana göz kırptı ve muzip bir kahkaha atarak yavaşça yok oldu… Yine beni neler bekliyordu?

 

Görsel: kahvesigarakahve

Düşüncelerim kanıyor…

WhatsApp Image 2018-09-26 at 22.12.25.jpeg

Galaksinin tam ortasında kayboldum. Hayatın ortasında… Yerçekimsiz uzay boşluğunda, nefessiz… Gökle yer arasında monotonluklar arasında zamanın akıntısına kapılmış giderken, yuttum çığlıklarımı bir anda kesilen oksijen ve yer çekiminin etkisiyle uzay boşluğuna düşerken. Günden güne dönüştüğüm her şey iliklerime kadar çözünürken ruhumdan, düşüncelerim kanıyor. Kana kana içmek değil bu zıvanadan çıkmayı… Zıvanadan çıkmak da değil, sadece düşmek, düşüncelerin yarattığı kan denizine…

Aynı yerdeyim. Her gözümü açtığımda hep aynı yerdeyim. Ellerimdeki yaralar hatırlatıyor dünyanın gerçekliğini. Sen yoksun, biz yokuz. Hiçbirinin zerre önemi yok oysa. Ben, sen, o… Biz, siz, onlar… Kimiz ki bu hiçliğin ortasında. Yaralarımıza binmiş yüzüyoruz kendi boşluklarımızda… Küreklerimizi birbirimizin kasıklarına saplayarak yol alıyoruz, yokluklara… Ve bunu öyle doğal şekilde yapıyoruz ki, ürkütüyor…

Galaksinin tam ortasında kayboldum. Bacaklarımı karnıma doğru çektim, hala öylece kendime sarılmış şekilde tortop olmuş, yok olmayı bekliyorum. Beni var ettiğindeki gibi… Yüzyıllar geçti üzerinden sanki… Yüzyıllar geçti üzerimden sanki. Düşüncelerim kanıyor… Oluk oluk akıyor zehirli sıvı saç diplerimden… Galakside yok olabilmem için.

Görsel: kahvesigarakahve

İzler

Apollonia Saintclair.jpg

Yaşam, günden güne yavaşça emerken varlığımı, enerjimi, gençliğimi, kayboldum. Kendimi boğduğum bu kalabalığın içinde, kalabalığın her bir parçasının ruhunda kendimden izler bularak temizliyorum üzerime bıraktığın izleri.

Görsel: Apollonia Saintclair

Çizim

WhatsApp Image 2018-09-15 at 01.56.29

Görsel: Kahvesigarakahve

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑