Ara

Kahve Sigara Kahve

Sigara dumanına kahveyle eşlik ederken cümlelere dökülen delilik alametleri…

Yeni Hayat…

 

Anna McNaught3

Yeşilin buğusu camlarıma vururken, bütün bu yoğun trafikli günlerin akşamında koyu bir kahve fincanı elimde, tüter durur sigaramın dumanı muazzam bir huzurla kaplı odamda. Bütün karışıklıklara ve yüzümde yeni yeni varlığını gösteren kırışıklıklara inat, tüm gücümle dolamışım hayatın saçlarını bileklerime. “İyisini de, kötüsünü de ben bilirim” diyebilmenin ferahlığında, bütün tasmalardan ve taslamalardan ve hatta en önemlisi de başkalarına dair tasalanmalarımdan azade, kendi hayatımın dümeninde, uçsuz bucaksız bir geleceğe doğru yol alıyorum. Zerre hüzün duymuyorum yüreğimde. Aksine, büyük bir huzur ve merakla izliyorum yaşantımı. Gitmek istediğim yerlere doğru uzanan patikalarımın ulaştığı mola yerlerinde, romanın sonuna olan merakına yenik düşüp sayfaları okumadan çeviren bir çocuğun haşarılığına bulanmadan, sakince ilerlemek için zapt ediyorum içimdeki coşkuyu. Her anın bir sonraki anı yarattığını bilerek ilmek ilmek örüyorum bugünü; yarının anılarını. Bir yaşam kuruyorum, en başından. Adım adım yürüyorum kendime…

Görsel: Anna McNaught

 

Reklamlar

Teşekkür

Bao Pham Art.jpg

Olan ve olmayan, olacak ve olmayacak her şey için, kolay ve zor her mücadele, zafer ve yenilgi, ölüm ve yaşam için, kısacası acı ve tatlısıyla bu yaşamı deneyimleyebildiğim ve bugünkü ben’e varabildiğim, ve henüz varıp varmayacağımdan dahi bihaber olduğum yarınki ben’ler için teşekkür ederim.

Görsel: Bao Pham

Yağmura Ekilen Düşünceler

Cyril ROLANDO9

Yağmur yağıyor, seller akıyor… Arap bacı, mülteci bir yaşam derdinde, sığınağı su almasın diye leğenlerle uğraşıyor. Oysa ne güzeldi çocukluk zamanları. Sıcak camlara düşen buğuya yumruğumuzu sıkıp ayak izi yapmayı öğrendiğimiz, evin diğer fertlerini bu şekilde şaşırtmaya çalıştığımız günler… Yağmurda kimsenin sokakta kalmadığı, herkesin bizim kadar sıcak yuvalarda kaldığını sandığımız günler. Cehalet devri… Huzur devri.

Zaman geçiyor… Durmuyor dünyanın kum saati. Kumdan kalelerin çoktan tarihe karıştığı, yerini havuz kenarlarının aldığı zamanlardayız. İyi mi yoksa kötü mü? Yaşlı düşüncelerimiz hızına erişemiyor ki dünyanın, durup da değerlendirebilelim… Tek bildiğimiz alıştığımız her şeyin usulca elimizden alınışına sessizce kenardan bakışımız… Bu sırada elimize tutuşturulanlarla ne yapacağımızı düşünürken, adapte olmaya çalışırken, ortadan kaldırılan anılarımız… Anılar kalkar mı hiç ortadan? Yaşlanan zihin sadece görüşü bulanıklaştıran.

Ve bir kedi. Tüm gücüyle ele geçirirken kucağımı, tüylerini savurarak kapatır bilgisayarın klavyesini. “Yeter artık, yazma… Biraz da benimle ilgilen” diyen bir kadın gibi, yavaşça gerinip yumuşak patisiyle dokunup tenime, bütün düşüncelerimi zapt eder. Arap bacı da, kumdan kaleler de bir kedi kuyruğuyla buharlaştı gitti…  Artık kedilere itaat vakti.

Görsel: Cyril Rolando

Yüzen Düşünceler

Mariah Tato1.jpg

Dünyada insanı en zorlayan korku; kaybetme korkusu. Oysa hiçbir şeye sahip değiliz ki kaybedelim… Ne zamana, ne mekana, ne eşyalara, ne de insanlara sahip olamayız. Bizler ancak denk gelebiliriz zaman zaman bütün bu kavramlarla.

Görsel: Mariah Tato

Kiralık Ev

Giovanni Esposito.jpg

Her şey içinde çok fazla belirsizlik barındırırken, kendimi barındıracak bir yer arayışındaydım. Sadece barınma ihtiyacımı karşılamak değil, ait olduğum bir yer yaratmak istiyordum bu dünyada. Kendimi duvarlarına, perdelerine, eşyalarına, gölgelerine yansıtacağım, huzur dolu bir ev… Her canlı gibi, ben de tutunacağım, köklerimi uzatmaya bahaneler bulabileceğim, bir atölye gibi kendimi yoktan var edeceğim ferah, küçücük bir daire bakıyordum son birkaç gündür. Ufacık tefecik olan çoğu dairenin içi turşucuk doluydu maalesef ve ben piyasanın ne kadar çok gözü aç, malı değerli kurtlarla dolu olduğunu fark etmiştim. Bir insanın İstanbul’da normal bir hayat standardında yaşayabileceği bir evde oturmak için, günümüzde asgari ücretten daha yüksek bir ödeme yapması gerektiğini biliyor muydunuz? Bu kadar zor muydu banyo yenilemek ve o küf tutmuş banyolarda yıkanmak için insanların gerçekten bu kadar ödeme yapacağını düşünen ev sahipleri gerçekten var mıydı? Bütün bunlar bir rüya mı? Aklımda deli sorular…

Görsel: Giovanni Esposito

Mektup

Sarah Ann Loreth Photography2

Bundan sonra seninle konuşmak ya da görüşmek istemiyorum. Hep sevgi ve anlayışla yaklaşmaya çalıştım sana karşı, ama karşılığı hep aynı gereksiz kavgalarla bitti. Bunca yıl boyunca kendimi bu kadar değersiz hissettirdiğin için teşekkür ederim. Benden sakındığın ilginin farkında dahi olmadığın için, beni yabancı insanlardan çok daha fazla hırpaladığın için, desteğine ihtiyaç duyduğum her an bana en ağır darbeleri vurduğun için, bir defa bile bana güvenmediğin için teşekkür ederim.

Senin sayende bu kadar güvensiz ve aidiyetsiz hissettiğimi artık net şekilde görüyorum. Her seferinde bu hayatta tamamen tek başıma kaldığım için bu kadar tenhayım. Sana ne zaman sığınmaya ihtiyaç duysam, orada olmadığın için. Beni ya yargılamakla ya da başka şeylerle ilgilendiğin için. Kendince her şeyi bizim için yaptığını söylüyorsun ya, beni çıkar o cümlelerinden… Sen benim için yaptığın her şeyi kendin istediğin için, kendin istediğin kadar, kendi yönettiğin kadar yaptın. Oysa benim yaşamım senin hayatına bir eşantiyon olarak verilmemişti. Dilediğin gibi hırpalayabileceğin, canın istediğinde bağırıp çağırabileceğin, başkalarından mesul tutabileceğin bir oyuncak değildim. Kendim oldukça, beni reddettin. Sen beni reddettikçe, ben değişmedim. Bu döngü daha fazla ilerleyemeyecek bir hal aldı ve senin isteklerinin karşılanmadığı her seferde olduğu gibi, bu sefer de beni tığ teber, hiçbir şeysiz ortada bıraktın. Teşekkür ederim.

Şu anda on sene önce tek bir çantaya iki kıyafetini sığdırıp evden çıkan o gencecik kızdan farklı görmüyorum kendimi. O zaman da senin için bir asalaktım, şu anda daha fazlasıyım. Sana bu kadar ağır geleceğimi bilseydim, ölü doğardım. Ama üzgünüm. Ne ölü doğabildim, ne de intihar edebildim bu hayatta.

Görsel: Sarah Ann Loreth Photography

 

Terk-i Diyar

Miles Johnston2.jpg

Bunca zaman emek verdiğim her şeyi bırakıp çıktım bu evden dışarı… Ellerimle hazırladığım her şey nasıl da duruyor evin tüm duvarlarında. Bütün düşüncelerim, iyiliğe yönelen cümlelerim nasıl da asılı kalmış odanın tavanlarına… Kimseye tek kelime etmeden çıktım. Bu gece bu diyarı terk edeceğim.

Kıskançlık mı bu duygu? Elimle tek tek ve senelerce inşa ettiğim her şeyin önemsenmeyişi, benim fikirlerimin, düşüncelerimin sanki hiçbir anlamı yokmuş gibi ezilip geçilmesi ve onun eve getirilişi nedeniyle kıskançlık mı hissettim? Sanmıyorum. Bu konuda kibirli ve önyargılıyım, evet. Ve onun gibi insanların aynı evde kabul görmesini kendime hakaret olarak algılıyorum. Onun gibi birini tercih ederek beni gözardı etmesini kabul edemiyorum.

O… Salına salına kapıdan içeri girdi. Kırmızı ruju, dekoltesi ve ağır makyajıyla karşıma geçip bacak bacak üstüne attı. Oğlumun gözünün içine bakarak, beni ve çocukları önemsemeden, hiç kimseyi önemsemeden gözleriyle, hareketleriyle cilveler yaparak, kahkahalar atarak gözümüzün önünde flört etti oğlumla… Karısı birkaç ay önce vefat eden, çocukları hala geceleri “anne” diyerek kabuslardan uyanan oğlumla… Böylelerini çok iyi bilirim oysa. Hayatları eğlenceden ibaret, kendilerini, yaşam amaçlarını bilmez, salınıp giderler boşluktan boşluğa… Yardım etmeye çalışsanız, ukalalaşır. Sessiz kalsanız, bu sessizliğinizi itaat olarak görüp tepenize binmeye çalışır. İçine bir damla bilgi kırıntısı dahi düşmemiş boş zihinlerinin ürettiği yüzeysel düşünceleri pek de matah bir şey sanıp, kabul ettirmek için türlü işve, cilve, kavga, naz ile donanımlıdır. Böylelerini çok iyi bilirim. Karaktersizlikleri, ilgiye olan açlıklarından; çirkeflikleri ise şımarıklıklarındandır.

Gitsen gönül razı değil, kalsan ne fayda… Oğlan neyse de, çocuklar bile bu kırmızı topuklu ayakkabılara, kırmızı ruja ve her daim kuaförden çıkmış gibi duran peruka saçlara hasta… Gitmesini istediğimde nasıl da düşmanca baktılar bana. Nasıl da sözlerimi taşıdılar o kadına… Kıskançlık mı bu? Alınganlık mı? Büyük bir kırgınlık taşıyorum içimde. Bunca yıllık emeklerim, bir hiç uğruna değersizleşti. Değersizleştim ve paramparça bir geçmişle kalakaldım ortalarında.

Mutlu olsunlar. İstedikleri kadar, doyana kadar, yılların hızla geçip gittiğini fark edene kadar boş eğlenceler içinde yaşasınlar. Bilgiyi koyu cehalet, yaşlılığı gençlik yener derler. Yok olsun geçmişe dair ne varsa… Yanlışların doğru görüldüğü bu evde, doğrular yanlış olsun. Ben giderim. Adım ardımdan unutulsun.

Görüntü: Miles Johnston

Banyoda Fayanslara Çarpan Düşünceler

Farida Castille2

Sabah çok erken saatte uyanıyorum. Öyle ki bazen uyandığım saate “sabah” değil, “gece” deniyor henüz. Uykusuzluk… İnsanı fazlasıyla yoran, bazen aklını kaçıracağını düşündürten bir sessizce güneşin doğuşunu bekleme hali. En azından uzandığım yerde öylece beklerken, vücudum biraz daha dinleniyor diye düşünüyorum. Aslında yapmam gereken çok şey var. Her zaman yapmam gereken o kadar çok şey var ki… Hayatın kolay olacağını sanıyordum oysa… Ne kadar safmışım.

Gölgelerin şekillenmesini izlediğim tavandan gözlerimi ayırıp, odanın kapısına doğru baktım. İçerden ses gelmiyor… Acaba uyandı mı? Banyo yapmalıyım… Banyo, insanlığın en müthiş buluşu bence. Bütün düşünceler nasıl da berraklaşıyor insan bedenini temizlerken.

Acaba çocuk kalktı mı? Hayat, ağır bir mücadele ve bizler mücadele içinde oldukça yaşadığımızı düşünüyoruz sanırım. Yoksa bu çocuğu bu kadar sevmemin başka bir açıklaması olamaz. Ondan önce gece ve gündüz birbirine girer, kaybolurdum uyku ve uykusuzluk arasında. İnsanlar arasında ruh gibi dolaşırdım, kimseyi umursamadan. Oysa çocuk bana geldikten sonrası… Tam bir mücadele. İnsan sadece kendisi için tutunamıyor zaten hayata…

Hayatı boyunca evlilik ve çocuk hayalleri kurmayan bir insan olacağımı düşünürdüm. Çocuk karnıma düştüğü günden sonra, artık hormonlar mı yoksa babasız çocuk dünyaya getirme korkusu mu bilemiyorum, evliliği düşünmeye başlamıştım. Belki de sırtımdaki yükün yarısını birilerine verebilme isteğiydi bendeki. Çünkü malum, tek eşli yaşamayı beceremeyen insanlık durmadan birbirlerine boylarından büyük yaldızlı sözler savurarak tek eşliliği işaret ederken, birbirlerine pahalı yüzükler vererek sadakat satın almaya çalışırken, bir yandan da fıldır fıldır gözlerle yeni seçenekleri incelemeye koyulurlardı… Tamam hepsi bizzat araştırmalara girmeseler de, önlerine çıkan fırsatlar karşısında oldukça bocaladıklarını inkar edemezsiniz… Anlaşılan o ki, insanlık, namus ve sadakat diye kavramlar uydurup bunlara dolu dolu kutsallıklar yükleyip, kendi içgüdülerini durdurmaya çalışıyorlardı. Oysa ne tuhaftır ve ne çok balık sepetine benzer insanın kendisini içine soktuğu bu durum. Hiç gördünüz mü bilmem balık sepetlerini? Doğaya ait bir nesne gibi denizin içinde sessizce ve tehlikesizce duran bu sepetlerin içine giren balıklar bir türlü çıkışı bulamazlar ve orada tutsak kalırlar. Uyanık balıkçının yapması gereken sadece geri dönüp sepetleri toplamaktır. İşte insanlar da bir defa bu boylarından büyük lafları söylemeye başladıklarında kendilerini durduramaz, bütün bedensel zevkleri tek kişiye özgüleyeceklerine yemin ederler ve bu tuhaf davranışa da sadakat derler. Oysa kimsenin üç gün sonrası için kimseye garanti verebileceğine inanmıyorum ben. Neyse…

Yirmili yaşlarımın başındaydım karnım büyümeye başladığında. Hiçbir zaman yemeğe düşkün bir insan olmadım o dönem dışında. Ben de sürekli kilo almamı iştah açıklığına veriyor, sürekli şişmanladığımı düşünüyordum. Meğerse içimde benim yediklerimden beslenen bir yaratık varmış. Yaratık dediğime bakmayın, tuhaf, koşulsuz bir sevgi duyuyorum ona karşı. Nasıl olduğunu anlamıyorum. Hayatım boyunca sadece kendim için yaşadım. Sadece kendim için yaptım ne yaptıysam. Başka hiç kimseyi önemsemedim. Ama bu çocuk… Elimde değil. Her şeyi onun için yapıyorum o dünyaya geldiğinden beri.

Eskiden geçimimi sağlamak gibi bir ihtiyacım yoktu. Ağacından düşmüş bir yaprak gibi, hayat ne tarafa savurursa oraya gidiyordum. Bazen küçük otellerde odaları temizleyerek harçlık ediniyordum. Bazense, aç kalıp hiçbir şey yapmak istemiyor, sokaklarda yatıyordum. Ama bu çocuk hayatıma girdiğinden beri daha düzenli bir hayat için didinip duruyorum. Rahmetli kocamla da bu nedenle evlendim zaten. Pis moruk, yaşına başına bakmadan torunu yaşındaki çocukla evlenmek için ne taklalar attı. Hamile kaldığımı fark ettiğimde onun lokantasında işe girmiştim. Düzenli yemek ve kalacak yere ihtiyacım vardı çünkü. Küçük bir lokantaydı, müşterisi de bulaşığı da az bir yerdi. Önceleri dükkanda yatıyordum, sonra adamın evinde uyumaya terfi ettim. Sonra da vicdanını bahane ederek nikah kıymak istedi bana. Öyle ya, ölüme beş kala cennetlik olma sevdasına sahipsiz bir çocuğu sahiplenerek sevap puanlarını artırmak istemişti. Sonrasında nikahı işaret edip benden kadınlık istemesi ve hatta defalarca beni buna zorlaması öbür tarafta nasıl değerlendirilir acaba? Neyse… Sadakat mi demiştik? Keşke her gün sadakatsiz olabilmesi için bir şansı olsaydı…

Benden oldukça büyük, yaşını başını almış iki oğlu vardı adamın. İyi insanlar hayatıma hiç girmedi diyemem. Bu ikisi gerçekten hayatıma giren en iyi insanlardı. Babalarından bir sürü miras kalmış gerçi. Ama bana bu evi verirken hiç tereddüt etmemişlerdi. Bana  da bu yeter zaten. Adam ölmeden önce beni notere götürdüler. Hep birlikte bir şeyler imzaladık ve böylece adama ait başka hiçbir şeyden hak istemeyeceğimi, sadece oturduğum evde hakkım olduğunu imzalattılar. Gerçi geçen sene satmaya gittiğimde işlerin düşündüğüm gibi olmadığını öğrendim. Bu evi sadece kullanabiliyormuşum ben. Satamıyormuşum. Ama sorun değil. Bu yüzden ne kadar berbat bir ev olsa da, bu evde yaşamaya devam ediyorum. Dışarda hayat çok zor çünkü. Ve çocuğun başını sokacak yere ihtiyacı var.

Okul hiçbir zaman ilgimi çekmemişti, ama şimdi görüyorum ki bu günler için oldukça gerekli bir şeymiş. Bazen kadınlar görüyorum süslenip püslenip geliyorlar çalıştığım yerlerden birine. Çıkarken de maaşımın iki katı para bırakıyorlar. Arabalar, takılar… Çocukları nasıl rahattır kim bilir? Ben zamanında eşyaları, kıyafetleri, takıları hep küçümserdim. İnsanların bunlara ihtiyacı olmadığını savunurdum hep. Şu an geldiğim noktada, o şekilde düşünen birinin her şeyden önce korunmakla ilgili her şeyi öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum. Yoksa özgür değil, anca böyle dilenci olurlar hayatta.

Banyonun ılık suyu tüm düşüncelerimi açtı ve akıp gitti anılar, fikirler yine. Oysa acele etmezsem işimde yine azarlanacağım. Çocuk uyandı mı acaba? Gitti mi okula? Onu diğerleriyle aynı gibi gösteren o formayı kırıştırmadan giydi mi? Kırışıklıklar kötüdür çünkü. İnsanın umursanmadığını ve kötü bir aileden geldiğini düşündürtür.  Öğretmenlerinin, arkadaşlarının ona iyi davranmasını hep ütüyle, temiz kıyafetlerle, saç modeliyle ve pahalı ayakkabılarıyla satın alıyoruz hep. İlk önce kıyafetlerine, sonra içine bakıyorlar insanın. Eğer kıyafetler kötüyse, içine bakmakla zaman kaybetmiyorlar, ne kötü. Oysa bir şansı hak ediyor bu çocuk. Benim gibi değil ki o… Kimden almış genlerini bilmiyorum. Ben nasıl bu kadar değiştim onu da hiç bilmiyorum. Ama gitmem gerek… Çalışmam gerek.

Görsel: Farida Castille

Sevmeyin Beni

Miles Johnston

Ayak uyduramadım dünyanıza. Üzeri sırmalı yalanlarınıza… Kendinizi kandırışlarınıza, her defasında içi kırık, dışı yapay bakışlarınıza. Heveslerinize, anlamsızlığınıza, yakınlığınıza ve uzaklığınıza. Sevmeyin beni. Çatlak bir sesim ben koroda, kenarı kırık bir aynayım ben, dikkatli baktığınızda.

Sizler, zihninizde beliren bir yansımaya aşık olursunuz, herhangi bir insana değil. Kim bilir ne zaman, nasıl tasarlamıştır, nasıl işlenmiş, nasıl dokunmuştur o hayali karakter… Hangi ıstırap dolu deneyimlerinizden sonra… Umutsuzca sarılır, dayanır ve yaslanırsınız bu hayali bedenlediğiniz insanlara, hep aynı umutla. Zihninizdeki senaryoların hayaliyle, sevilmek için, her şeyimi verdim demek için verirsiniz ilginizi, bunların hiç farkında olmasanız da… Sonuç ise hep hüsran olarak kalır. Çünkü hepsi yanılsamadır. En çok da bu yüzden aşk, bedensel tatminlerin ihtirasıdır. Özne hep ben’dir. Beraberinde hep sahip olmayı, sahip olunmayı, bir diğer deyişle maddeye dair telaşlı arzuları ve korkuları taşır. Doğumu olan her şey gibi ölümü de vardır çünkü… Ömrü iki-üç senedir derler… Kim bilir, belki kendine yalan söylemeyi adet edinenler, bu yalanı başka arzularla birleştirip, ölüme kadar devam ettirebilirler.

Sevmek ise öyle midir? Sevmek fiilinde özne ben değil; sen’dir. Istırap barındırmaz kıvamlı yoğunluğunda. Sevilen için doğru olan her şey, seven tarafından karşılıklılık esası ya da kıskançlık, kin, hırsa bürünmeden kolayca ve usulca kabul görür. Hiçbir formu şekli olmadığı gibi, telaşı da yoktur sevmenin… O zaten bir varoluş biçimidir. Herhangi bir sonuca ya da çabaya ihtiyaç duymadan, kendiliğinden gelir. Doğumu olmadığı gibi, ölümü de yoktur sevginin. Hep ilk günkü kadar taze, ilk günkü kadar şefkatli ve merhametli gelir. Bu yüzden yalanı da, acısı da yoktur sevmenin. O sadece bir varoluş şeklidir.

İnsanlık bu iki duygu arasında herhangi bir ayrım yapamazken, hayalini bedenleyebileceği uygun bir kalıp gördüğünde, hedef alır hep birbirini. Ateş eder, daha yüce olan tüm duyguları vurur ve sevgi der adına. Aşk ve ihtirası unutmuşçasına… Kırar, yorar, koşar, üzer ve üzülür karşılığında… “Ben, ben, ben!” diye ağlar durmamacasına. Siz sevmeyin beni. Ne öznesi, ne yüklemiyim hayaletlere atfedilmiş cümlelerin. Kırık bir nota, ucu yanık bir mektubum geçmişten kalma. Ayak uyduramıyorum sizin dünyanıza…

Görsel: Miles Johnston

 

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑