Ara

Kahve Sigara Kahve

Sigara dumanına kahveyle eşlik ederken cümlelere dökülen delilik alametleri…

Nefret

Igor Morski Gallery4

Kuraktı insanlık. Yüzyıllar boyu dudaklarına bilgi suyu değmemiş, alınlarına vicdan ya da merhamet eli sürülmemişti. Kendi içinde kaybolmuş, ıssızlaşmış ve kuraklaşmıştı insanlık. Birbiriyle konuşmaz, görüşmez, gülümsemezlerdi. Kurumuştu herkesin içi. Şiddetli bir sessizlik sarmıştı her yeri…

Çöl gecelerinin sonlarına doğru gökyüzünü kızıl bir alev sardı. Cehennemden kopup gelmiş zebaniler gibi üşüştü insanoğlu birbirinin tepesine. Neredeyse her biri, bir diğerini yok etmek istercesine kanlı dişlerini gösteriyor, ilk fırsatta biri diğerinin üzerine atılıyor, neredeyse birbirlerini dişleriyle paramparça ediyorlardı. Çok az kişiydik. Kafalarımızı almak için bekleyen diğerlerinden korkuyla saklanırken, onların da en az benim kadar ben olduğunu anlayamayacak kadar az kişiydik. Bir o kadar da çoktuk aslında. Kızılca dişlerin ardına baktığımızda…

Aniden fark ettim; en güzelleri, ıssızlıkta yaşanıyordu. Ne kadar az ise, o kadar derinden hissediliyordu. Ne kadar yok ise, o kadar var ediliyordu…

Kızılca kıyamet koparken, gökten yağmur gibi yağıyordu nefret ve sanki hiçbir nefret tanesine denk gelmemişçesine masum bir kardeşlikle elimi uzatıyordum yanımdakine. Tüm saf niyetim ve yardımseverliğimle uzattığımda elimi, eller büyüyor, daha da kenetleniyordu. Her şey birbirinin zıttıyla var oluyor, barış zamanlarında dile gelmeyen her şey bu kör savaşta şahlanıyor, adeta her şeyi deneyimlememiz için fırsatlar sunuyordu hayat. Az önce tiksintiyle baktığım insan oluyor, az sonra kahkahalarla gülüp aşağılayacağım kişiden çıkıyordum. Milyonlarca yıl süren bir yolculukta, milyarlarca defa yaşanmış kaoslardan herhangi birinin içinde çırpınıp duruyorduk sadece. Ömrümün ve hatta belki neslimin bile şahit olamayacağı, hatıralarımıza kazınamayacak kadar uzun bir döngüden bahsediyorduk. Tükendiğini sandığımız her şey, doğanın derinliklerinden çıkıp bizi yeniden, daha güçlü kollarla sararken, bu bitikliğin verdiği ıstırapla daha güçlü sarıldığımız her şey, dünyayı yeniden inşa etmemizi sağlıyordu. İnsanoğlunun en şuursuz dönemi, en şuurlu geleceği yaratıyordu istemsizce. Biz mi yolu sürdürüyorduk, yoksa yol mu bizi sürüyordu?

Görsel: Igor Morski

Reklamlar

İnat Düşünceler

İnsanın hayattaki tek başınalığı, bir türlü anlaşılamaz başkaları tarafından. Bir şekilde oradan oraya çekmek, sürüklemek, kendi yanlarına katmak için -kendilerince bir iyilik için- uğraşır durur insanlar, en çok da aileler. Onların kalabalığı karşısında sizin tekliğinizde hep bir yalnızlık, onlara göre hep bir yanlışlık vardır çünkü. Üzerine bir de misyonlar ekleyip, sizin gelişinizi allayıp pulladıylarsa, vay halinize… Zaten zoraki zorundalıklar nedeniyle daha çok direnen ayaklar, üzerine eklenen ekstra sorumluluklarla birlikte hepten yürümeyi reddeder.

Bütün bir sessizlik dönemi boyunca üzerimdeki ağır yüklerden yorulmuş bir şekilde çıtımı çıkaramadan hayatıma devam ederken, ağırlıklar yüzünden bacaklarım kadar düşüncelerimin de çarpıklaştığını, insanlara ve yaşama karşı huysuzlaştığımı ve tahammülsüzleştiğimi görüyorum. Böyle dönemlerde her seferinde olduğu gibi bu fırsatı değerlendirip kendimi yalnızlığa gömüp, düzelene kadar kendi kendime rehabilite olmam gerekirken, beklenildiğim yere gitmek üzere evden çıkıp çıkmayacağım konusunda kendimle tartışırken buldum kendimi. Aynaya baktığımda bana gülümsemememi öneren kaz ayaklarına rağmen, içimde hala öfkeli bir çocuk ayaklarını yere vurup dururken, bana yaştan olgunluktan bahsetmeyin.

 

Bilinç Altı, Pilav Üstü

Alessandra Bertuzzo.jpg

Yerimden kalkamıyordum. Beni içine almıştı adeta bilgisayar. Gözlerim odaklanıyor, zihnim hiçbir şey düşünmeksizin sayfayı aşağı doğru kaydırıyordu. Birçoğunu tanımadığım birbiri ardına bir sürü sima ekranda aşağı doğru akarken, şuursuz bir halde sömürmek için ilginç bir görüntü aradığımı fark ettim. Gözlerimden içeri akan tüm görseller adeta doğrudan bilinçaltıma ilerliyor, orada kendilerine karışabilecekleri tozlu, küflü karışıklıklar arıyorlardı. Belki bundan yirmi sene sonra kare yaka bir blüzü pahalı olmasına rağmen satın almama sebep olacaklardı… Belki de hiç tanımadığım birine “sırf onu tanıyormuşum gibi hissediyorum diye” kendimi yakın hissedecek, iletişim kurmak için açık bırakacaktım tüm kapılarımı… Oysa benim kapılarım hep kapalı dururdu.

Severdim zihnimdeki düzenliliği. Görmek istemediğim her şeyi kilitli çekmecelere sıkıştırırken, orada dahi bir nizam oluştururdum kendimce, medya ile tanışmadan önce… Okuduğum dergi, kitap ve gazetelerle sınırlı bir bilinçaltı dünyasında gezinir, iki üç kanallı televizyonun sunduğu(!) nimetleri reddederdim. Şimdiyse hafızası artırılmış olmasına rağmen, içinde gerçekten işe yaramayacak birçok dosya barındıran bir harddiske dönmüştü zihnim. Dosya içinde boş dosyalar ve içlerine saklanmış, ihtiyaç duymayacağım görüntülerle doluydu.

Bu kadar çok etkileşimde kalarak ne yapıyordum kendime? Neden bunu yapıyordum? Etkisi altına alacak sayısız etkenin üzerine, çuvalla görseller boca ediyor, zaten kalabalık olan zihnimin içinde yeni düzensizlikler oluşturuyordum. Klavyeyi sakin bir şekilde yere bırakırken, oturduğum koltuktan kalktım. “İnsanların arasına karışmak iyi gelecek” düşüncesiyle kahvemin son yudumunu boğazımdan aşağı yuvarlarken, dışarda karşılaşacağım görselleri eklemek için zihnimde bu görüntülere uygun bir yer açmaya çalışıyordum…

Görsel: Alessandra Bertuzzo

Başlıksızlık

Renata Čéplaité

Durgun bir sakinlik, bir tek başınalık çöktü üzerime. Öyle hızlı, öyle huzurlu günler geçirdim ki ardı ardına, içimde kelimelere dökecek hiçbir şey bulamadığımı fark ettim. Hep bir isyan, hep bir acı ve karışıklık yansımasıydı yazılarım. Ya bir çağlayan gibi gürül gürül akıyordum yaşam nehrinin içine, ya da hızla akan nehrin içinde bir dala takılıp, yaşamın çer çöpünü gözlemleyerek biriktiriyordum ruhumda. Gürül gürül akarken kelimelerim dökülmüyor, anca kenara çekilip biriktirdiğim çöpleri serpiştiriyordum cümlelerimin kıyısına…

Görsel: Renata Čéplaité

İZEV – Yaşam Hakkı

Tek tıkla güzel bir şeye destek olmak istemez misiniz?

Bağlantıyı izleyerek bu projeye siz de katkıda bulunabilirsiniz…

İnsanlar karanlık içgüdüleri ve karanlık zekalarının ortaya çıkardığı kötü düşüncelerle dünyaya karanlığı yayarken, kalplerinde köklenen nur ışığa sarılsalar, tüm karanlıkları aydınlığa çevirebileceklerinden habersizler…

Öylesine…

Fan Ho.jpg

Karanlıktan sırılsıklam olmuş sokaklarda yürüdüm durdum bugün. Düşüncelerimin en köhne noktalarına girip çıkarken, bir hırsız gibi kaçtım kendimden. Yakalandım. Tutulmak istemediğim, üzerine düşünmek istemediğim tüm soruları önüme saçtım bugün. Önümde saçılmış duran tüm parçaları birleştirdiğimde, karşıma çıkan resmin bütünlüğünde, dilimi kestim bugün. Söylenmiş, söylenmemiş her ne varsa, hepsini yuttum bugün. Döktüğüm bunca sözü, bunca acıyı, bunca gözyaşını nerede saklarım şimdi?

Yüzümü gönlüne koysam, Yemin tutsa kalbim, Beni bilir miydin?

Görsel: Fan Ho

Bozuk

Henrietta Harris.jpg

Sessizdi. Tek başına hücrelerimde yankılanan düşüncelerim bile bu sessizlikte, ıssız zihnimde ağır gürültüye neden oluyordu. Bir türlü dinlenemiyordum. Dinlenme isteğim bir türlü geçmiyor, baharın tüm neşesine rağmen, renksizliğe hapsolmuş, görmüyor, göremiyordum etrafımda açan rengarenk çiçekleri. Yaşamaya devam etmekte zorlandığım günlerdi yine… Bakışım kırılmış, açım yanılgılarla dolmuştu. Hissediyordum. Yine ve yeniden başa dönüyordum. İçime kapanacak, herkesten uzaklaşacak, kendimi kendi içime hapsedip bir süre dinlenmeye çekilecektim. Oysa kış uykusuydu bunun adı, bahar uykusu değil… Nasıl da zamansız gelirdi hep…

Tek bir gün bile, en manik günlerimde bile bu dünyaya ait hissetmemiştim. Ama şimdi, herkes ve her yer uzaklaşıyor, pencereler küçülüyor,  insanların yüzleri ve dünyanın renkleri birbirine karışarak yok oluyor, tüm aidiyetsizliğimle bu sonsuz uzay boşluğunun içinde bir başıma asılı kalıyordum. Herkes kendisi için yaşıyordu. Kırık dökük, fani hayalleri için. Ben ise amaçsız bir kararsızlık, kasıtlı bir deneme tahtası üzerinde öylesine yol alıyordum, aldığımın verdiğime denk olup olmadığını önemsemeden. Tüm hesaplardan ve hesaplaşmalardan ikmale kalıyor, borçlu muyum yoksa alacaklı mıyım bilemeden üzerinden aşıp gidiyordum labirentlerin. İnsanlar, fani hayallerini gerçekleştirme ihtimaline göre birbirlerini öpüyorken, hayatın kenarına itilmiş bir çöp gibi sessizce izliyordum.

Görsel: Henrietta Harris

Zombiler ve Kombiler…

DeZia

Zombili filmleri, dizileri hiç sevmem. Beyni, zekası olmayan, gücünü kalabalığından alan hastalıklı bir güruhun çevreye verdiği zararları izlerken rahatsız olurum. Çünkü bu film ve dizilerde sanatsal olarak izleyiciyi gerçekleri düşünmeye iten bir şeyler olmadığını bilsem de, içten içe en derinlerimde hissederim zombilerin gerçekliğini…

Beynini, zekasını kullanmayan… Gücünü kalabalığından alan… Çevresine zarar veren… Hastalıklı bir güruh… İnsanlık.

Ukalalık taslamak ya da kendimi başkalarından ayırmak için ötelemiyorum kimseyi… Bu, benim de içinde yer aldığım bir güruh çünkü. Hepimiz böyleyiz. Farkımız belki hastalığın farkında olmak ya da düzeltmeye çabalamaktır. Ama tedaviye yetmiyor “farkında olmak”. Çünkü farkında olan insan, hayatının bazı anlarında insan gibi davranabilirken, hayatının başka birçok alanında, farkında dahi olmadan zombiliğe devam ediyor…

Gerçekten tedavi olabilmek için bunun üzerine çaba sarf edilmesi gerekiyor uzun yıllar boyunca. Ezbere yaşamamak, zombi olmamak için, kendimizi tatmin edecek kadar değil, eser miktarda değil, ukalalık yapabilecek kadar değil, sürekli kullanmak gerekiyor başımızın içinde duran o kıvrımları bol beyinlerimizi… Başkalarını kandırmak, alt etmek, yenmek, dalga geçmek ya da eğlenmek için değil. Tuzu yemeğe dökerken, aniden önümüze atlayan arabanın sürücüsüne söverken, ATM’den para çekerken, bir şarkıya eşlik ederken dahi kullanmak gerekiyor.

Davranışa dönüşen her düşüncenin farkına varmak, her bir zerreyi hissetmek, yaptığımız, yapmadığımız, yapamadığımız; hissettiğimiz, hissetmediğimiz, hissedemediğimiz her şeye karşı pür dikkat durmak gerek.

Görüntü: DeZia

 

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑