Ara

Kahve Sigara Kahve

Sigara dumanına kahveyle eşlik ederken cümlelere dökülen delilik alametleri…

-1

Aslında herkes için çok da önemli olmadığını anladığında büyüyor insan. 

Nokta ile Virgül

Lissy Elle Photography3

Nerede kalmıştık? Bitmeyen cümlelerin derinliğinde boğulurken noktalar, virgüllerin suçu muydu sabırsız noktaların kaderi? Noktasını alıp baştacı eden noktalı virgüllere bakarak mı oluşturulur virgül ile noktanın mükemmeliyetçiliği? Yoksa noktasını düşüren bir virgülün acısı mıdır cümlenin bitişi?

Görsel: Lissy Elle Photography

Mola

Wenqing Yan2

Nefes alamıyorum. Boğuk. Bir ses ya da hece gibi değil. Düpedüz soluğumun takip ettiği boruya basılarak zoraki sessizleştirilmiş gibiyim. Ayarlarım bozuk. Dünya yüzeyindeki her şeyi ve her şeyi tersinden algılıyorum. Zihnimde toplanan kara bulutlar sürekli birbirine sürtünüp çarpışıp alnımda şimşek izi gibi derin izler bırakıyor. Somurtkanım. Hiçbir şey doğru değil, hiçbir şey doğruya gitmiyor gibi. Herkesin önünde engel, herkesin hayatında bir fazlalıkmışım gibi. Bu yoğun duygunun esaretinden kurtulamıyorum.

Şimşekler yerlerini yavaş sessiz gök gürültülerine bırakıyor. Yavaş yavaş karanlık bulutlarla çevreleniyor omuzlarım, yükleniyor dünyanın bütün ağırlığı. Usulca kendini yargılama, kendine acıma evresine geçiş yapıyoruz. Nedenlerin hiçbir önemi yok. Mızmızlanmanın da… Esasında hiçbir şeyin kötüye gittiği de yok. Sadece mideme oturan kocaman ağırlıklar var. Benimle bile ilgili değil aslında. Bir de zor zamanlar… Bir de yalnızlık.

Bu akşam güzelce bırakmak gerek ipleri. Hiç tutmamışçasına umursamamalı. Nereye giderse gitsin dünya… En kötü ne olabilir ki? Ve usulca damlaların ardından havalanan toprak kokusu… Mantıklı düşüncelere dalma vakti. “En kötü ne olabilir ki” düşüncesine tutunup, riskleri gözden geçirip her şeyi göze alabilme vakti…

Tüm evreleri bildiğim halde, biraz oyalanacağım bu yağmurda. Saklanıp kendime, yalnızlığımın tadına varmam gerek. Biraz canımı acıtıp, kendime acıyacağım. İyice dibe vurup, kendimi dalgalara bırakacağım o yorgunlukla…

Görsel: Wenqing Yan

Shigeru Umebayashi – In the Mood for Love

Madem müzik ruhun gıdası, beslenelim biraz… İnsanın duygularını sözleri kullanmadan altüst eden müziklerden… En sevdiklerimden.

Kovacs – My Love

 

Babe don’t try to call
My heart is ticking and the show, just won’t wait

It’s strange, you couldn’t see it my way, hey now go
I pray for you to fall
The spark, has died and now you’re just too late

A shame, you’re knocking at the wrong gate , hey go home
Come what may, I won’t give away

My love, diamond rings and Chevrolets
My love, aces high and cigarettes
My love, faking all like Hollywood
My love, love, love

No way you’ll see me crawl
Like a shark I’ll be ripping you apart, and celebrate
With lots of champagne, you caught me on the wrong day, now you know

Come what may, I won’t give away

My love, see me dancing in the rain
My love, no more whiskey and cocaine
My love, ending all forbidden fruit
My love, love, love

Ashes to ashes, dust to dust
No you can’t amuse me, so leave you must
Ashes to ashes, dust to dust
If the spell won’t kill you, your ego does

My love, diamond rings and Chevrolets
My love, no more tears and no regrets
My love, time to lay the man to rest
My love, love, love

 

Bir Kelebeğin Yolculuğu

 

Rob Gonsalves

Gözlerimi açtım. Karanlık bir sessizlikte, kısa bir süre durdum önce. Sessizliğin içinde nefes alış verişlerimi dinledim. Rüyadan mı uyanmıştım yoksa asıl rüya, uyandığım bu yaşam mıydı? Beni acıtan her ne varsa, onları didikliyordum. Hiçbir şey hissetmiyor olmama rağmen, eskiden hissettiklerimi hatırlayıp kendimi acıtmaya çalışıyordum. Hissiz miydim? Ya da mutlu? Yetersizliklerimi, başarısızlıklarımı, korkularımı boca ediyordum gözlerimin önünde. Şımarık bir çocuk gibi hüzünlenmeye, ağlanıp üzülmeye bahane arıyordum adeta. Ne ağladım, ne hüzünlendim. Hissedemedim. Elimle yokladım yüreğimi, yerindeydi.

Uzun süredir hayat bir peri masalı değildi. Daha ziyade elinde kocaman bir sopayla dünyanın en sert okullarından biri haline gelmişti. Kınadığım her şeyi yaşamış, hayal ettiğim her şeyden ayrı düşmüştüm. Yoklukla eğitilmiş, varlıkla sınanmıştım adeta. Hepsinde farklı duygular tatmış, duygularımın güvenilmez değişkenliğinin ardında kendimi, bilinçaltımın kör sokaklarını bulmuştum. Ben gerçekten ne istiyordum ki? Neyi isterken, aslında neyi çekiyordum yaşantımın tam ortasına? Hayat, bütün güvensizliğim içinde, tüm korkularımı bir bir bırakırken önüme, bilinçaltımın yönlendirdiği inatçı tercihlerim yazıyordu tüm senaryoları. O büyük yalnızlığın içinde çırpınıp dururken boğulmak bundandı…

Durdum. Bütün kayıtsızlığımla hayatımı en ön koltuktan tek başıma izlerken, etrafımdaki diğer var oluşları da incelemeye koyuldum. Kimse dönüp bakmıyordu. Sadece bana değil, kimse kendisine de, hayatına da dönüp bakmıyordu. Herkes bu kısacık zamanda bir telaş içerisinde, biriktirmeye çalışıyordu algılarının kendilerine sunduğu her şeyi. Kocaman çocuklar gibi “hep bana! hep bana!” diye bağırarak önlerine sunulan her şeye atlıyor, kendilerine ait olmayanları istiyor, tüm bu arzu kervanı içinde oyalanıp duruyorlardı. Issızdı bu yüzden etrafım. Yapraklarından güneşi geçirmeyen bir karanlık bir ormanda, tek başıma yollarımı arıyordum. Gözlerim karanlığa alışana dek bu hissizliğin içinde öylece kalakaldım, çaresiz. Kendim gibi, kendisini arayanların karanlık silüetlerini görene dek.

Rob Gonsalves3

Dünya… Kocaman, yuvarlak ve telaşla dönüp duran, insanları halüsinasyonlara iten dünya. Öyle gerçekçi görünüyordu ki asfaltı, evleri, yaşantıları… Yutuyordu insanları sonsuz telaşına. Düşlerinin arka bahçesindeki bu ormanı unutuyordu insanlık, soyutlanıyordu gerçeklerden ve zihinlerde taze üretilmiş yeni gerçeklerle yeniden tasarlanıyordu zihinleri. Kariyer, hayat ve kader diyorlardı önlerine çıkan her şeye. Ezip geçiyorlardı kendilerini, daha hiç tanımadan.

Solgun bir ışık getirdi seni bana. Kırılmış, parçalanmış bir yolun ortasında karşılaştım seninle. Ne birlikte kırılmışlıkları tamir etmeyi amaçladık, ne de yollarımızı bulmayı. Öylece bakakaldım sana. Gözlerinden yansıyan dünyaya bakakaldım. Bir an’dı hayat ve biz bu anın içindeki sonsuz anlardan birazını paylaştık. Hiçbir amacımız yoktu. Tekrar buluşma hayallerimiz dahi olmaksızın, zaman zaman saklandık karanlık ormandaki bu kuytulukta. Sana baktıkça, senin o dünyasal renklerle tarif edilemeyecek rengarenkliğinde gördüm kendimi. Ruhuma dokunan o parlak ışık, tüm kırılganlığına rağmen, tüm kırılmışlığına rağmen öyle güzeldi ki… Ruhunun bütün güzelliğiyle doyuruyordun, bunu yapmayı amaçlamadan. Bunu yapmaktan gocunmadan. Karşılığını almak, sahip olmak, boyun eğdirmek gibi amaçların olmadan. Öyle doğal… Öyle güzelsin ki…

Bu yumuşacık sıcaklıkta kendimi bulurken fark ettim, duygularımı sadece canım acıdığı zamanlarda tanımladığımı. Yaşadığımı canımın acımasından anladığımı. Bu nedenle sürekli acılara odaklanıp, hayatta hep onları yakaladığımı. Yaşadığımı sandığım bu hissizlik ise, huzurdan başkası değildi. Ve devam ediyor hayat. Elinde kocaman bir sopayla… Ben ise tanımlamalardan uzak, belirsizliklerin kucağında yaşıyorum. Yaşadığım ve yaşayacağım her şeye kollarımı kocaman açarak.

Rob Gonsalves5

Görseller: Rob Gonsalves

Yol

122

Gece – gündüz demeden uzayıp duruyordu yollar önümde. Hiç mola vermeksizin yaşanıyordu bir hayat. Yaşanırken bambaşka hayatların bahçelerinden geçip gidiyordu yollar. Hava ise durmaksızın değişiyor, insanın bir günü diğerine uymuyordu adeta. Günler, dünleri kovalayıp dururken; bir köşede sessizce zamanın akıp geçişini izleyen kız çocuğu büyümemeye yemin etmişçesine selam duruyordu anılara.

Görsel:?

İyi Geceler Dünya

Yudie Oktav6

Yansıması vurmuş denizin kokuya, yosunun aya, dağın güneşe. İz bırakmış buhranlar geceden düne. Tersi istikamette son süratte yol alırken zaman, kopmuş insanlık andan ve anlamdan. Uzaya serpiştirilmiş gezegenler gibi egosunun etrafında dönmüş durmuş insan, bırakmış aldığı her ne varsa başka enkazlardan. Yağmalanmış hisler alemi, anlamdan kopup giden ruhlar tarafından.

İyi geceler dünya. Kıyılarıma dalgalarımla vuran deniz topu… Öyle uzaksın ki buradan bakınca. Sığmıyorsun içimden dışıma.

Görsel: Yudie Oktav

Düşünceler…

Au-Contraire Photography

Beslendiği şeyleri büyütür insan içinde. Ruhunun karanlık yüzünde gizlice arzuladığı her ne varsa, ona ulaşmak içindir tüm yaşadıkları. Beslendiği her ne varsa, onu beslemek içindir algısının ona sunduğu yaşantısı. Vazgeçmekten korktuklarını kaybetmesi, aradıklarını bir türlü bulamaması hep bu yüzden… Ruhunun karanlıkta kalan yüzünün vazgeçme korkusuyla ve bulamama endişesiyle beslenmesi yüzünden.

İnsan bildiği duyguları sever, bilmediklerinden ürker. Arayış halindeki ıstırabında, hep mutlu bir adacık arayışında mutludur insan. Ulaştığı her adaya, karaya çamur atması bundan… Kendisiyle yüzleşmekten, karanlık yüzünü görmekten korkusu nedeniyle sürekli kendisine yalan söyler. Bazıları hayatı suçlar, mağduru oynar… Bazılarıysa çözüm arayışında dahi samimiyetsiz yalanlarıyla kendisini kandırıp dururlar. Hepsi küçücük birer çocuk, dünya dediğimiz yuvarlağın içinde ne istediklerini dahi bilemeden devinip dururlar…

Çokça klişe sözler kullanmak istemiyorum. Klişelerin altında derin felsefelerin var olduğunu anladığımdan beri farkındayım klişeleri algılamakta yetersiz zihinlerimizin. Bir an için hızlıca akıp giden zamanın ortasında durup, kalakalıp hatta, bakmak gerek detaylıca… Ve incelemek, düşünmek gerek. Düşüncelerin fikirlere uzanmasını, bütün bunların kendi zihninden çıkmasını ve kendi zihnine dönüşlerini, kıvrımlarını, değişimlerini irdelemek gerek… O gizli bahçeye girmek, tüm karanlıkları aydınlatmak, bilmek gerek… Böyle bir var oluşa saygı duymamak mümkün mü? Böylesi bir değişime? Böylesi bir güzelliğe? Kendi içindeki basamaklardan ulaşmak gerek o öze…

Görsel: Au-contaire Photography

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑