Ara

Kahve Sigara Kahve

Sigara dumanına kahveyle eşlik ederken cümlelere dökülen delilik alametleri…

Gece ve Sohbet

Marcos Beccari3.jpg

Hayatımın hiçbir döneminde güçsüz, narin biri olmayı sevmedim ben. Hep bir sert duruşum vardı hayata karşı. Hep bir tanrıyı taklit etme arzusu. Dimdik ve yapayalnız durabilmek her türlü acıya rağmen. Neden? Oysa çok basitti derinlerden gelen o eski şarkı… Şefkat arayışı içinde küçücük bir çocuktum, her çocuk gibi. Arayışlarımdan utanmam, her şefkat dilenecek duruma geldiğimde gemileri yakıp ortalıktan kaybolmam bu yüzdendi belki. Her kendimi bırakışım bir intihardı adeta. Bu yüzden bu yalnızlığı asla bozmayacak olan insanları tercih ediyordum. Kendisini tamamen yok edecek yöntemlerle sadece teşebbüs aşamasında kalan intiharlar gibi. Bir türlü kendimi tamamen bırakamıyordum hiçbir duyguya, hiçbir kimseye. Hatta kendime bile. Sürekli bir şüphe, sürekli bir sorguyla geçiyordu ömrüm. Ve her defasında aynı yalanı fısıldıyordum kendime; bir gün çok mutlu olacağımı…

Dışarıda sırılsıklam bir dünya var, duyuyor musun yağmur damlalarını? Yıkanıyor, arınıyor dünya tüm o tozlu düşüncelerinden. Ağaçlar yapraklarını yıkıyor, temizleniyor güneşi beklerken.

Ve saat yine oldukça geç. Yine kendimden kaçmak, daha güçlü durmak için kendimi içine gömdüğüm türlü telaşlarımdan, yalan sorumluluklarımdan sıyrılıp kendimle başbaşayım. Günün en nefes alınması zor, insanı en çok acıtan saatleri bunlar. Gün boyu kaçınıp durduğum o sorular gelip çörekleniyor boğazıma. Cevaplarını bilmediğim, sorular… Cevaplarını gerçekten bilip bilmediğimden emin olmadığım… Ve bu düşüncelere daldıkça kendimi bir sivilce gibi sıkıp ayırıyorum bedenimden, varlığımdan, dünyadan… Her şeyden ve herkesten. En çok da senden.

Dünyanın dışına atılmış bir adımdın sen 
Ömrümüzse karşılıksız sorulardı hepsi bu

Ben ise kendi rüzgarından kırılan bir dal…

 

Görsel: Marcus Beccari

Neden?

Cassiopeia Art

“Neden?” diye sordum kendime, gözlerimi açar açmaz. Yine karanlık bir güne uyanmıştım. Günlerin koşturmacası ve yorgunluğu dahi engelleyemiyordu artık kendimle yüzleşme saatlerimi. Cevaplarını bilemediğim soruların olumsuzluğunda, elimden gelmeyenleri sayıklarken buluyordum kendimi… Kendime ait bir dünya kurmaya çabalarken, bir yandan bensiz mutlu olan insanların mutlulukları için sevinirken, içten içe bensiz bu kadar mutlu olmaları acıtıyordu yüreğimi. Bensiz çok rahat dönüyordu dünya. Ve bir gün artık var olmadığımda da rahatça dönmeye devam edecekti, hiç şüphesiz. Herkes kaldığı -hatta kalmadığı bile- yerden devam edecekti yaşantısına.

Bir yanım acırken, bir yandan derin bir “oh” çektim. Hiç ama hiç kimsenin hayatında hiçbir iz bırakmadan, sanki hiç var olmamışçasına sessizce çekip gidebilecektim. Bensiz hep mutlu olun, e mi?

Görsel: Cassiopeia Art

Hırpalanmış

​Herkesin kolayca kabullendiği tüm o yalanları net şekilde görüp, insanları kendilerine ve başkalarına yalan söyleyenler olarak ayırmış; yine de onları oldukları, daha doğrusu olabildikleri gibi kabul etmiştim. Sadece bunun içinde yer alıp kendimi bu hokkabazlığa dahil etmek gereksiz geliyordu bana… 
Kendi yaşamımın efendisiydim, zaman zaman acınası bir ruh haline bürünsem de. Kendi var oluşumun üzerinde her türlü hakka sahiptim ve bu hakları hiçbir kendini bilmezin sabote etmesine ihtiyacım yoktu. 
Bir kadının en güçlü olduğu andır duygularını alaşağı edip yönetimi tamamen mantığın devralması. Birbiriyle sürekli bir mücadele halinde olan bu iki sistemin arasında bir güçlü bir güçsüz olup dururken, sürekli beni terse yatıran duygularımı bir bir kırptım ve dağıttım dünyaya. “Kim ne almak istiyorsa; buyursun alsın benden” Almak isteyebileceği herhangi bir şey bulabilirse tabi…

Görsel: ?

İstila

skip_closer.jpg

Sessizlik… Yavaşça sendeleyip düşerken insanlık, tüm kuralları yıkıyordu tanrı kızları ve tanrı oğulları. Dünya bir halüsinasyondan ibaretti, yaşamı kendisinden ibaret sayanlar için. Bu büyüklenme içinde bir türlü net belirlenemeyen, adı konamayan değerler ve yargılar arasında yitip gidiyordu ömür.

Usulca deliriyordu dünya, daracık perspektiflerinden büyük pencereleri göremeyenlerin hayalsizlikleri ve geniş perspektiflerinden küçük pencereleri göremeyenlerin sanatçılıkları sayesinde. İnsan, insana düşman, insanı öldürüyordu. Ötesi var mıydı? Zihnini kaybetmiş bir ordu gibi tek notada yürüyordu insanlık sonuna doğru…

Tek lokmada yutuvermişti bütün beşeriyeti kibiri… Tüm tanrı oğulları ve tanrı kızları bütün ihtişamlarıyla pozlar sıralarken sosyal medyada, yadsınamaz bir gerçeklik indi hepsinin yüreğine: soğukluk. Ve dünya, çoktan istila edilmişti. İnsan tarafından.

Görsel: skip_closer

Destiny Blue

Ölüm Üzerine

Öylece kaçtım… Ardıma bakmadan, yaşananların gerçek olduğuna inanamadan.  Duramamıştım… Çok aniydi… Duramadım. Vicdanımın beni uyutmayacağını bilerek, görmezden gelerek, içimdeki tüm seslere galip gelen korkaklığıma sığınıp kaçtım. Telafisi olmayan şeyler var. Telafi ettiğimiz kandırmacasıyla kendimize yalan söylerken, içimizde biriken yoğun bir sahtelik var. Susturduğumuzu sansak da, sinsi sinsi akar gider damarlarımızda. Bunun telafisi yok.

En nefret ettiğim oldum bugün. İnsan kınadığı her şeyi yaşamak zorunda mı? İçimde yükselen bir ses “hayaldi, doğru değildi” dese de… Doğruydu hepsi. Her anı, her salisesi… Bencilliğim gerçekti. Bu bendim. Kritik anlarda yüzleşmeyi tercih etmek yerine, geçip giden bendim. Bahaneler, bahaneler… Dursaydım da, daha büyük kazalara sebebiyet verseydim. Belki vermezdim… Kimin canı benimkinden daha değersiz ki?  Telafisi yok bazı şeylerin…

Köpek beslediğimiz yerlerde son kalan mamaları hangilerine dökeceğimize karar vermek gibi bir şey değildi bu… O karar da acıtır insanı her zaman. Kimler aç kalacak ve kimler yaşamaya hak kazanacak seçimi gibi. Bu ise bambaşkaydı. Daha dikkatli olabilirdim, onu daha önce görebilirdim… Bugün düpedüz korkmuş, deli tepek caddede koşan bir kedinin üzerinden geçtim. Duramadım. Durduramadım. Sonrasında da duramadım. Onu oradan alamadım. Bahaneler, bahaneler… Trafik, diğer araçlar, vs. vs. vs… Bencilliğimi, korkaklığımı, çirkinliğimi örtme çabaları. Bütün korkaklığımla, yüzleşme korkumla uzaklaştım. Bahaneler, bahaneler… Vicdanımı kandırmaya çalışmayacağım. Ben düpedüz kötü biriyim.

Laylaylom Hayat

Rob Gonsalves15

Eve erkenden kaçabildiğim nadir günlerden biri… Kendi işimin patronu olma konusunda oysa ne farklı hayallerim vardı. Şimdi bakıyorum da, emeğimin sömürüldüğü yerlerde harcadığım enerji ve yaşadığım stresin çok daha üzerinde şu anda yaşadıklarım… Üstüne bir de emeğimin sömürüldüğü yerlerde aldığım maaş kadar bile para girmiyor cebime… Vergisi, SGK’sı, kirası derken… Simitçi, kahveci – gazozcuuuu… Yine de bozmak yok moralleri… Gayet de keyifle yapıyorum işimi. En azından uğraşıp didindiğim işlerde, bu emeği kimin verdiğini net şekilde biliyor insanlar. En azından işimi yaparken neyi nasıl yapacağımı kendim belirliyorum. En azından aynı bugün gibi, kimseye hesap vermeden sessizce evime kaçabiliyorum 🙂

Eve gelirken aklımdan geçen tek bir şey vardı: Karpuz! Öğrencilik zamanlarında Kıbrıs sıcağı yüzünden ağzımıza tek lokma yemek götüremediğimiz zamanlarda nasıl da dadanırdık Karpuz – hellime… Tekrar tekrar geri ve ileri sarılmak suretiyle defalarca dişlerin arasında gıcırdayan hellimin azı dişlerine doğru gönderilirken, dilin üzerinde bıraktığı yoğun tuzun üzerine ısırılan buz gibi karpuzun ferahlatan tadı damağımda gezinip dururken, karpuz satan herhangi bir yeri aramamam imkansızdı. Arayan bulurmuş, ben de buldum. Yalnız karpuz biraz pahalanmış mı ne? Elimde yedi kiloluk poşeti zorlana zorlana taşırken, bizim evin adetlerini düşündüm… Normalde evin erkeği karpuzu alır, getirir, keser, soğutur ve “hadi yemiyor muyuz karpuzu?” derdi hep… Kıbrıs’ta da en çok bunu özlerdim zaten. Şimdiyse evde erkek namına bir tek kedi var ve o bu tür işleri görünce anca bacaklarıma sürtünüp “keserken bana da bir tadımlık versene?” diyor. Ben de böylece başladım karpuzla olan excalibur serüvenine…

Ne zor şeymiş karpuz kesmek? Oysa instagramda gördüğüm şu kalp kalp doğranmış dilimleri ya da dondurma kepçesiyle alınmış gibi duran top top karpuzları veyahut da sanatçı-ahçıların elinden çıkma çiçek gibi bezenmiş koca koca karpuzları gördüğünde bu kadar zor olduğunu düşünmüyor insan. Neyse ki hiçbir yerimi kesmeden ve defalarca karpuzun en olmaz yerine saplanıp kalan bıçağı, meşhur excaliburu kayadan çıkaran Kral Arthur edalarıyla defalarca çıkardım ama sonucunda ne bir ışık, ne bir hare… Böyle bir efekt oluşmamsı biraz hayal kırıklığına neden olmuş olsa da, Sadece tüm stresi, kederi, olumsuzlukları zihnimden atıp, onun yerine bütün hayatımı koydum bir karpuzun yerine… İnce ince ameliyat ettim bütünüyle. Çekirdekler mi? Hayat sıkıntısız, karpuz çekirdeksiz olmamalı… Onları da ayıklarız… Nasılsa hayat bana laylaylom.

Görsel: Rob Gonsalves

Göğe Düşme Durağı

Thrash Riot2

Hiç düşündünüz mü şu küçücük dünya içinde birbirimizden bu kadar nefret ederek yaşamamızın tuhaflığını? Sürekli başkalarını suçlayarak ya da küçümseyerek, alay ederek bu nefreti çoğalttığımızı? Sürekli bu nefret içinde yaşadığımızı ve bundan beslendiğimizi hiç fark ettiniz mi?

Yaşam, muhteşem bir yolculuk. Hala durduğunuz yerde kalıp, hep aynı duvara vurup kendinize seken düşüncelerinizle, sizin gibi olanlara tutunup, aynı cümleleri tekrar ederek birbirinizin sırtını sıvazlamaktan bıkmadınız mı? Kolay yol, başkalarını küçük görmek, alay etmek ya da suçlamak. Hiç karşınızdakileri, sizinle hiçbir zaman aynı fikri benimsememişleri ve hatta size karşı suç işleyenleri anlamayı denediniz mi?

Görsel: Thrash Riot

Alabora Düşünceler

Marta Bevacqua Photography13

Baskın var. Sabaha karşı saatlerde düşüncelerim bastı zihnimi. Al bastı, kor bastı, kora bastı zihnim. Dağlandı. Düşünceler, düşünceler… Ardı arkası kesilmiyor. Gerçekçilik adı altında zihnimde çelişip duran düşünceler her şeye kirli ellerini sürüp leke bırakırlarken, bilincimden öte kör noktalara sığındım. Bütün beklentisizliğim içinde eski korkular dile geliyor, sularım bulanıyor. Durduramıyorum.

Oysa kimseyle rekabet edemem ben. Daha akıllı, daha güzel ya da daha daha değilim ki hiç. Bir çiçek, bir ağaç gibi, öylece dururum sadece. Sadece sessizce oturup izlerim etrafımda olan biteni. Hiçbir şeyi önceden bilmek, sezmek, fark etmek zorunda değilim. Daha zeki, daha gerçekçi, daha daha olmak ya da öyle görünmek zorunda değilim. Çünkü olmaya çalışmak; küçük düşürmektir olduğum şeyi. İçimdeki ilkel seslerle yüzleşip, kendi gerçekliğime dönmeliyim.

Hayat: dalgalar. İnsanlar: tekneler… Ben ise sahil boyu sessiz ve boylu boyunca uzanan kayalıklar gibiyim. Eteklerime çarptıkça hayat ve insanlar, şekillenir kıyılarım. Yaşam bir sanat; sessiz izleyicisiyim.

Görsel: Martha Bevacqua

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑