Ara

Kahve Sigara Kahve

Sigara dumanına kahveyle eşlik ederken cümlelere dökülen delilik alametleri…

Gayet Güzel

Lucy Campbell

Sessizce takıldı göz bebeklerim gözlerinin derinliğine. Cümlelere yer olmayan bir alemde, harflere dökülemeyen seslerin tınısına gizlenmiş bir sessizlik akıyordu başımızdan aşağı bir çift dudak yumuşaklığında ılık ılık. Bütün çıplaklığıyla gerçektik. Çirkinlik ya da güzellik gibi bir algının olmadığı bir evrende sadece var oluyorduk sessizce köşesinde durduğumuz uçurumda, üzerimizde yağmur bulutları usul usul ve kelebek kelebek yağarken saçlarımıza. Sarıldım. Sarılmak içimdeki coşkuyu bastırmanın tek yöntemiydi çünkü. Sana sarılmak ise bu coşkuyu kat ve kat artıran bir etkiye sahipti. Kalbimle kalbini çevrelemek, kaburgalarını kaburgalarımla birleştirmek, bütün ılıklığını ve sakinliğini derimin altına zerk etmek ister gibi… Uykuya dalmaya çalıştığımız o anlardaki gibi; nefesimi nefesine eşitlemek, seninle senkronize olmak, uyumlanmak ve eşitlenmek gibi. Evrenin kimse tarafından ziyaret edilemeyen, bize özgü bir algıyla oluşturulmuş bir köşesinde yaşanan samimiyet, huzur ve güven gibi… Gayet güzel gibi.

Görsel: Lucy Campbell

F*ck

Aykut Aydoğdu

Ellerini kulaklarına kapatmış, büzüşüp kaldığı bu ağaç kovuğunun içinde gözleri tek bir noktaya takılı kalmış, arka arkaya kendisini sakinleştirecek olan o yalanı mırıldanıyordu… “Her şey güzel olacak… Her şey çok güzel olacak… Her şey güzel olacak…” Oysa uzun zamandır, ne güneş yakmadan daha fazla ısıtıyordu insanı, ne de yağmur süpürüp götürüyordu pislik içindeki dünyayı. Her şey ne olursa olsun daima aynıydı ve sadece “zaman” denilen algı bozucu bir teknolojinin altında, insanlar hayal görüp yavaş yavaş tüketiyorlardı yaşamlarını… Ölüme doğru tek sıra halinde ilerleyen zombiler ordusu gibi…

Aradığı hiçbir şeyin bu dünyada var olmadığını kabullenmek zorundaydı. Her seferinde kabullendiğini sanıyor, kendisini normal gidişatın seyrine bırakıyor ama herkesin ilerlediği yollardan, çizgiden ilk taşmasında darbe alıyor, ilk darbede yerle bir oluyordu. Direksiyonunun ayarı bozuk, tekerlekleri yamuktu belki… Belki de bu dünya için yeterli donanımları olmadan doğmuş ya da yaşam sırasında bu donanımları elde edememişti.

Her çarpışmada bir şimşek, bir yağmur, bir fırtına kopuyordu içinde. Hiçbir şeyin istediği gibi olmayacağını bile bile, oluşturuyordu kaderini önünde. Hiçbir şeyin istediği gibi olmayacağı, çabalayıp duracağı ve bu acı ve yoksunluk içinde başkalaşımlar içinde yoğrulacağı yarınları var ediyordu bütün dengesiz algısının içinde. Sonu gelmez bir girdap gibi, kendisini kendisinden başka hiçbir çıkışı olmayan bu labirente mahsur ettiğinde; her çabalamanın sonunda kendisiyle yüzleştiğinde, çaresizce yere yığılıyordu. Dünyadaki her şeye galip gelebilirdi… Ya kendisine?

Savaşmaktan yorgun düşene dek debelendiler çamurun içinde… Ruhu ve bedeni… Yağmur o denli sıradan yağıyordu ki üzerlerine, bu işte hiçbir kutsallık yoktu… Basit bir çamur, basit bir insan, basit bir benlik. Basit bir çatışmaydı bu… Bütün çirkinliğiyle dünyayı yadsıyan, ama bir o derecede ona ait olan düşük dereceli bir enerji, bir yanılsama, dünya ve kaderi için hiçbir önem arz etmeyen küçücük bir ayrıntıdan başka bir şey değildi. Kendisinden tiksindi. Tiksintisinden tiksindi ve daha bir dolu iç içe sarmallanmış birçok jiletli telin midesinde dönüp dolaştığını hissettikçe daha da tükendi. Dünyadaki her şeye galip gelebilirdi… Kendisi hariç.

Görsel: Aykut Aydoğdu

Crash! Boom! Bang!

Yudie Oktav9

İnce bir sızı, çatlakları zorlayıp, akıp geçmeye çalışıyor ruhumdan bedenime. Tüm gücümle karşı koysam da, duyumsuyorum. Bir devrin kapanışına şahit oluyor insanlık. Gökyüzü bulutların saldırısıyla aniden kararırken, ağaçların yaprakları renklerini kaybediyor hızlıca. Üzerime bir türlü tam oturamayan ruhum dökülüyor parça parça… Karşı durmaktan yorgun düşen bedenim, yavaşça çöküyor yere… Toprağa… Yavaşça beni hazmetmeye hazır toprak, tüm sorunların çözümü gibi, güven vererek uzanıyor boylu boyunca. Ama ben burada öylece ölemeyecek kadar kibirliyim ve bir o kadar da güçlü görünmeyi adet edinmişim.

Olağanüstü hal şartlarında tüm yönetimi ele geçiren yalancı benliğim mantıklı cümleleri sıralar durur ardı ardına… “Kabusunun da, rüyasının da yönetmenidir insan. Yine de en cesaretsiz anlarda, kendi boğazından başkasına çullanmaz. Kendisini parçalar durur insan… Tüm eksikliklerin nedenini kendi ruhunda arayıp, içinde bulduğu tüm bozukluklarını tümlemeye çalışır zihninde yeşermeye çabalayan umutlarda. Nafile…”

Zihnimde acılarımla dalga geçen alaycı balıklar bir görünüp bir batarken yaralarıma, ruhumdaki zelzele, acıtan ne varsa gömüyor en derinlere. Acınası hayatım gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçerken tutunmaya bahane olacak pırıltılı bir şeyler arıyor kendisine yalan söylerken artık inandırıcılığını kaybetmiş benliğim… İçten içe kırık, bozukluklarımı araştırıp, paramparça olmuş egomun etrafını çiziyorum tebeşirle. Sahi ego kaybından ölür mü insan?

Görsel: Yudie Oktav 

 

Avukat -3

Marta Bevacqua Photography4

Yaklaşık bir senedir annemle babamın Ayşegül’ü evlat edinebilmesi için uğraşmıştım. Sonunda da koruyucu aile olarak reşit olana kadar bizimle yaşamasına izin verildi. Reşit olduktan sonra onu evlat edinmek çok daha kolay olacaktı. Bütün bu işlerle uğraştığım süreler boyunca en yakın dostlarımdan, en uzak akrabalarıma kadar birçok kişi bana yaptığımın hata olduğunu, kendi alacağım mirasa boş yere bir başkasını ortak ettiğimi söylüyorlardı… İnsanlar, ellerinde imkanları olduğunda ve paylaşmak onları yıkmadığında dahi ne denli bencildiler. Oysa sosyal medya paylaşımlarına baksanız, hepsi yoksulları, açları ve zorda olanları düşünen, iyilik timsali birer melekti. Oysa gerçekten ellerini uzatma imkanı bulduklarında, hiç de gocunmadıkları açık bir yüz çevirme taktiğiyle tüm olan biteni görmezden gelebilecek kadar vurdumduymazdılar. Yaptıkları tek şey yalan bahanelerle vicdanlarını tatmin etmekten öteye geçmiyordu. Neyse ki annem ve babam Ayşegül’ü daha hiç tanımadan çocukları olarak almayı kabul etmişler, onu da en az bana yaptıkları gibi koruyup gözeteceklerine söz vermişlerdi. Zaten ben ailemin Ayşegül’e bana davrandıklarından farklı davranacaklarını hiç düşünmedim. Ailem şefkatli insanlardı ve birçoğunun aksine, ellerini daima taşın altına sokmalarıyla tanınmışlardı. Sanırım bana da bu özellik ailemden geçmişti. İnsanları kendimden farklı görmezdim ve bir şey yapılması gerekiyorsa, bunu kimin yaptığı değil; yapılmış olması önemliydi benim için. Bu yüzden çok yanlış anlaşılmışlığım ve bu bakış açımdan yarar sağlayanların bu durumun kendilerinden kaynaklandığını düşünüp bu tavrımı kullanmaya çalışmışlıkları çoktur. Nedense her şeyi kişiselleştirmeye bayılıyor insanlar. Ama benim gibi sürekli bütünün hayrını düşünerek hareket eden biriyseniz; tek tek insanların içlerinde neyi nasıl kişiselleştirdikleri pek umurunuzda olmuyor. Önemli olan tek şey, doğru olduğunu gördüğüm şeyi yapmış olmam. Bunun nasıl değerlendirildiği, yarar sağlayan kişinin bundan sonrasında ne tutum izleyeceği hep kendi hayat çizgisi içinde kendisinin bileceği şeyler. Bu yüzden kimsenin hiçbir davranışını üzerime almam, kimseyi nankörlükle suçlamam. Sadece yapmam gerekeni yaparım. Akrabalarıma kulak asmayışım da biraz bu yüzdendi. Neyse…

Ayşegül’ün bundan sonraki hayatının ilk günü olarak bugün, onun için anlatılması mümkün olmayan duyguların içinde durmaksızın devinimi sonucu bolca hıçkırık ve gözyaşına tanıklık ediyordu. Annem bize çoktan sofrayı hazır etmiş, “Haydi kızlar, hemen ellerinizi yıkayıp yemeğe oturun size güzel ev yemekleri pişirdim” diyerek karşılamıştı bizi. Çekingen tavırlarla sallana sallana içeri girdiğinde, daha ayakkabılarını çıkarmadan, kocaman sarıldım Ayşegül’e. “Hoşgeldin evine kardeşim” dedim ve elindeki eşyaları çabucak aldım ellerinden. Sadece onun ve ailemin değil, benim hayatımda da yeni bir başlangıçtı Ayşegül’ün benim kardeşim olması… Gözyaşlarını tutamıyordu.

Ailemin evi, hepimizi içine alabilecek büyüklükte, bildiğimiz eski bir aile eviydi. Ben ve Tırmık, en azından Ayşegül bu eve alışana dek burada kalmak üzere odalardan birine yerleşmiştik. Ayşegül’ün de kendi odası vardı. Hatta ailemle birlikte yaşadığım yıllarda benim kullandığım, daha genişçe olan odayı Ayşegül’e vermiştik. Babam da yıllarca kendi çalışma odası olarak kullandığı odadan vazgeçmiş, o odayı gelen misafirler için kullanılabilecek şekilde dizayn etmişti. Balkona çıkışı olan bu odada kalmak, Tırmık’ın da rahatı açısından benim için oldukça iyi olmuştu. Ayşegül’e odasını ve evi hızlıca gösterdikten sonra, ellerimizi yıkayıp ziyafet sofrasına oturduk. Bol sohbet edilen, güzel bir yemek sonrası, sofrayı toplarken Ayşegül kendisini hepimizden daha çok eşya taşımak, bulaşıkları yıkamak yani bir nevi işe yaramak zorunda hissediyordu. “Bebeğim, bugün daha ilk günün senin. Elbette sen de evin işlerine yardım edeceksin hepimiz kadar ama bugün biraz dinlenmelisin.” dedim ve ellerinde tuttuğu tabakları alıp bulaşık makinesine yerleştirdim. “Ama illa bir şey yapmak istiyorsan, kahveleri sen yapabilirsin” dedim kendisini yabancı hissetmesini de istemediğim için. Annem konuşmalarımızı duymuş, geldi yanımıza. Ayşegül’ün ellerini tuttu. “Kızım, senden ev işi yapmanı kesinlikle beklemiyorum. Senden beklediğim tek şey, derslerine çok iyi çalışıp üniversitede istediğin bölümü kazanman. Sana bu konuda tamamen destek olacağız. Yan komşumuzun oğlu Gökhan Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyor. Ondan rica ettim, sen de kabul edersen, haftasonları seni üniversite sınavı için çalıştıracak. Senden tek istediğim geleceğini oluşturabilmek için çaba sarf etmen. Ev işi, temizlik, yemek, bulaşık… Bunların hiçbiri sorun değil, halledilir bunlar.” dedi. Ayşegül’ün yüzündeki duygu değişimlerini görmeniz gerekiyordu. Sadece anneme sarıldı ve “Ben ne diyeceğimi bilemiyorum… Çok teşekkür ederim.” dedi.

Devam Edecek

Görsel: Martha Bevacqua Photography

Şatafat

Wenqing Yan3

Serince bir bahar akşamı, bütün entellektüelliğiyle birçok iyi eğitimli orta yaşı devirmiş kadınlar olarak, iş çıkışı buluşup oturmuşuz en az bizim kadar allı pullu ve kibarlıktan kırılan bir cafede, öğrencilik yıllarını yad ediyoruz. İstanbul’un taşı toprağı altınsa, sanırım özellikle bu kesimin cadde ve sokakları elmas ve pırlanta olmalı… Bu cadde üzerinde yiyecek ve içeceklere ödenen hesapları, caddelerden akan araçların ve ben dahil çevremdeki herkesin üzerinde parıldayan marka kıyafetlere ve masa üzerine konumlandırılmış cep telefonlarına harcanan paraları toplasak, devletin dış borcu diye bir şey kalmayabilirdi bile. Bu caddedeki dairelerin pahasından bahsetmiyorum bile… Öylesi bir zenginlik ve zarafet içerisinde gösterişli modernliklerimizi iliştirmiştik görünen yerlerimize. İçimiz ise paslı bir gözyaşı deryası…

Aslında hiçbirimizin tarlada çalışıp yorgun argın eve dönen, üzerine bir de yemek yapıp bulaşık yıkayan kadınlardan pek bir farkımız yoktu. Yaptığımız işler günümüz dünyasının göz bebeği meslekleri kapsıyor ya da kıyafetlerimiz daha pahalı, evlerimiz ve ev içindeki eşyalarımız daha lüks diye onlardan biri olmayı bırakmamıştık hiçbir zaman. Evin erkeği rahatça gelir, oturup yemeğin hazır olmasını beklerken -ya da en iyi ihtimalle gelip bize salata yapmak ya da sofranın kurulması konularında yardım ederken- bizler harıl harıl ev yemeği, bulaşık ve ertesi günü giyilecek kıyafetlerin temizliği ve ütüsüyle uğraşırdık. Evin erkeği tarafından yapılan yardımların bir lütuf gibi önümüze sürülmesi bundandı belki. Kahvede oturmayıp işe gittiği, salonda oturmayıp sofraya yardım ettiği için kendisini oldukça modern görüyordu çünkü. Bütün bu pırıltılı adaletsizliği kabullenişimiz de yine böylesi bir geçmişin eseriydi… Genlerimize işlenmişti sorumluluklarımız…

Bu düşüncelerin zihnime dolmasıyla birlikte ağırlaşan fikirlerim ortama ayak uydurmamı engelliyordu. Her biri arkadaşımın içinde çırpınıp duran yalnız bırakılmışlığı görüyordum adeta. Az önce güçlü bir kahkaha patlatan şu kız… Laura Ashley’den aldığı kıyafetiyle dimdik oturuyor ya masada… Hani okulda gözlükleri vardı, burnu biraz büyükçeydi bir de tuhaf bir şiveyle konuşurdu. Şimdi parlak, özel dalgalandırılmış sarı saçlarıyla, düzelttiği konuşması, inci gibi parlatılmış dişleri ve törpülenmiş burnuyla nasıl da bir güzellik abidesi. Geçen sene buldukları temizlikçi kadını överken, modernliğe uzanan yollarda omuzlarından para karşılığı alınmış bir yükü nasıl da büyütüyor gözünde.

Ağırdı… Çok ağırdı bunu görebilmek. Hepimizin içindeki küçük kız çocuğunun doğumdan itibaren biriktirdiği her bir parçayı hayatlarına nasıl adapte edişlerini gözlemlemek çok ağırdı. En çok da kendimin… Ayağa kalktım, sendeledim. Boyumu beş santim daha uzun göstermek ve daha zayıf ve güzel görünmek uğruna ayaklarıma sapladığım sivri topuklarımdan biri bana isyan etmişti sanırım. Pahalı parlak çantama uzandım, masaya elime ne kadar para geldiyse bırakıp acilen gitmem gerektiğini söyleyip kimseyle vedalaşmadan, çıktım oradan. Pahalı arabama atlayıp, pahalı eşyalarımla dolu olan, pahalı evime vardığımda, ucuz varlığımı hatırlamamak için hayatımı ne kadar çok şatafata boğduğumu görerek bir defa daha kırıldım. Oysa yüzleşmek için çok erkendi. Çok erken…

Görsel: Wenqing Yan

Parçalı Bulutlu

Yudie Oktav13

Tüm beş para etmezliğimizle, sundurmasına gizlendiğimiz hayatlar içinde yer edinmeye çalışan, küçük ayakları çıplak çocuklarız şimdi. Küçüldükçe küçülüyor ayaklarımız, betona saplanmış ağaçlar gibi… Cılız köklerimizi rüzgar savurup atana dek, öylece dikiliyoruz pencerelerinden bakıp imrendiğimiz yaşamların önünde. Birileri kovana dek.

Parçalı bulutlu bir bahar. Güneş tüm sıcaklığıyla sararken insanlığı, kollarının arasından kayıp gitmiş bir çocuğum ben. Düşüyorum dünyanın gece vaktinin tam ortasına. Sağım, solum eli bıçaklı kör ebelerle kuşatılmış. Rastgele takıyorlar bedenime oltalarının kancalarını. Soluyor dünya… Renk renk uzaklaşıyor benden. Gittikçe küçülen, hızla uzaklaşan bir yıldızım şimdi. Bütün küskünlüğüyle parlamamak için nefesini ciğerlerine hapsetmiş, solup giden bir yıldız. Ötelerde… Çok ötelerde.

Görsel: Yudie Oktav

Ağırlık

Yudie Oktav.jpg

Öksürmekten kenarı açılmış ciğerlerimin, neredeyse göğü deşip geçen gürültüsüyle açtım gözlerimi, ağzımda ciğerlerimin tadı. Binlerce etiket vardı üzerimde ve bütün bu etiketlerin baskısını unutmak istercesine sigara üstüne sigara yakıyordum, sanki dünyanın omuzlarıma yüklediği bu ağırlığı hafifletiyorlarmış gibi. Sürekli sıfatlanıyordum durduğum yerde. Kendimi, adımı, anlamımı, varlığımın dünya üzerindeki yerini ve en önemlisi hayatta durduğum ve durmak isteyeceğim yeri unutana dek… Ellerim titreyerek bir sigara daha yaktım acele hareketlerle.

Kendi küçük, sınırlı algılarında, anlama lokmalarına indirgiyordu insanlar beni adeta, üzerime yapıştırdıkları sıfatlarla… Birkaç saniyelik bakışlarında içimdeki sınırsızlık yerine üzerimdeki işaretlenebilecek noktaları görüyor, oralara hemencecik küçük etiketlerini iliştiriyorlardı kaşla göz arasında… Her ne kadar iç dengemi değiştirmese de; nadiren olumlu, çoğunlukla olumsuz oluyordu bu sıfatlar. Zaten sıfatlanmak kendi içinde bir olumsuzluk barındırıyordu sınırlandırılmış dış yüzeyimde. Ama farkında bile değillerdi, oysa tüm etiketler onları ve yaratıcılıktan uzak dünyalarını yansıtan küçük aynalardan başka bir şey değildi.

İşte bu yüzden, kendim dışındaki hiçbir şeyle yarışmadım da, savaşmadım da bu hayatta. Kendimden başka doğrum, kendimden başka yorumum olmadı. Üzerimdeki küçük aynalar parıldayıp gözümü aldıkça, daha çok kapattım gözlerimi insanların dünyasına. Onların değişken, yaralı ve birbirlerini yaralayan her türlü davranışından uzak, kendimle ve kendi sonsuzluğumla uğraşmayı seçtim hep. Üzerimdeki aynalar ne yaraladı ne de yüceltti beni. Sadece ağırlık yaptı…

Görsel: Yudie Oktav

Ayten’in ve daha nicelerinin anısına…

page_once-34aytenin-sonu34-siirini-paylasti-sonra-esini-katletti_683354228

Aşk, psikopat davranışlara mazeret değildir. Sevgi, hiçbir şekilde insanı şiddete yönlendirmez. Aksine, bir tür boyun eğiştir aşk da sevgi de… Yeri geldiğinde sevdiği insanın iyiliği için o insandan sonsuza dek uzak durmaktır… Bu yüzden, ruhunda psikopatlık bulunduğu için size yapışan, sizden vazgeçemeyen, size bağımlı gibi davranan insanların size deliler gibi aşık olduğu yanılgısına düşmeden önce, ruh sağlıklarının yerinde olup olmadığına dikkat etmelisiniz. Bir Ayten olup, aşk mazeret gösterilerek katledilmeden önce… Nur içinde yatsın… Tüm Ayten’ler…

Önce “Ayten’in Sonu” şiirini paylaştı, sonra eşini katletti!

İnsan Her Şeyin Ölçütüdür

Rob Gonsalves.jpg

Kimi insan vardır, elini sürdüğü her şeyi kirletir.

Kimi insan ise elini sürdüğü her şeyi değerli kılar.

İşte bu nedenle insan her şeyin ölçütüdür.

Ve aslında her şey insanın algıladığıyla sınırlı olmasa da,

İnsanın algısı sürekli bir yanılsama içinde de olsa,

İnsan, kendi algısı içinde dünyayı karıştırıp durandır.

Görsel: Rob Gonsalves

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑