Ara

Kahve Sigara Kahve

Sigara dumanına kahveyle eşlik ederken cümlelere dökülen delilik alametleri…

Diyalogumsu Monolog

Simeon Dukov.jpg

Şimdi gecenin karanlığında, uzanıyorlardı. Dışardaki sokak lambalarının ışığı vuruyordu odaya. Elleri başlarının altında, sakince birbirlerinin gözlerinin derinliklerine bakarak konuşuyorlardı.

“Neden böyle yapıyorsun?” dedi adam. Sonunda konuşabilmek için uygun bir zaman bulabilmişti.

“Sana karşı hissettiğim duygusal yoğunluk, artık çok acı veriyor. Bundan bir an evvel kurtulmalıyım” dedi kadın. Adam ise düşünceli şekilde birkaç dakika sessiz kaldı. Sonrasında “Neden bundan kurtulmak istiyorsun?” diye sordu. Kadın, her şeyi tane tane anlatmak zorunda kalmanın verdiği sıkıntıyla kestirme bir şekilde cevapladı “çünkü acıtıyor.”

Her zaman en bilinen şeyleri bile detaylı şekilde sormayı adet edinen, bu sayede insanların en basit saydıkları hislerini dahi doğru şekilde tanımlayabileceğini düşünen adam “Nasıl?” diye sordu. Kadın kaçamak sözlerle bu diyaloğu düzlüğe kavuşturamayacağını anlayıp daha da detaylandırmaya çalıştı,

“Hatalarım var. Basit bir organizmayım ben. Gururum, kibirim ya da adına ne dersen de… İşte o yüzden içimde dönüp duran çoğu şeyi anlatmaktan hiç hoşlanmıyorum. Bunları hissetmekten de hoşlanmıyorum. Ama oluyor. Mantıksal olarak düşündüğüm ve doğru bulduğum hiçbir şey, geceleri yalnız kaldığımda ya da duygular tüm yoğunluğuyla üzerime bastığında hiçbir şey ifade etmiyor. Bir insanı kaybetmekten korktuğumu kendime itiraf etmek, beni kendimden tiksindiriyor. Oysa neden kaybetmekten korktuğumu bile bilmiyorum… Eskiden kimseyi kaybetmekten korkmazdım, yanında tamamen kendim olamadığım, bana rol biçen ve bunu oynamamı bekleyen insanları kaybetmenin ya da kazanmanın hiçbir anlamı yoktu. Şimdiyse, saçma sapan duyguların arasında, sürekli her an çekip gidecekmiş gibi duran birinin verdiği en küçük güvensizlikle ameliyat ediyorum ilişkiyi. Ağrının merkezini bulduğumda, ki bu kalbim oluyor, neşterle kesip parçalayıp her şeyi anlamsız kılacak şekilde çıkarıp atıyorum onu. Bu şekilde bir sonuca varacağım çünkü. Sadece zihnimle devam edersem, her şey çok daha güzel.”

“Saçmalıyorsun.”

“Karşıma geçip beni yargılıyorsun şu an. Seni ister istemez bir şekilde merkeze alan aptal kalbimi parçalara ayırmak için güzel bir neden daha… Yanlış değerlendirmişim deyip geçmek ne kolay olur…”

“Öyle olmadığını biliyorsun ama, yine kendini kandıracaksın”

“Böyle de kendimi kandırıyorum. Sevilmeyi hak etmiyormuşum gibi, beni asla sevemeyecek olan insanlarla zaman harcayarak, kendimi acı çekmeye mahkum ediyorum boş yere.”

“Bunu nereden çıkardın?”

“O kadar kırılıyorum ki, içimdeki cam kırıklıklarının verdiği acı cümle kurmama engel oluyor. Bazı akşamlar sessizce mırıldandığın bazı şarkılar, en tatlı anlarda söylediğin ufacık bir şey… Apaçık görünen geçmiş özlemin ve daha birçok şey o kadar derinlere batıyor ki… Ben aslında her zaman senin beni gerçekten sevemeyeceğini kabullenerek, içimde bu kaybetme korkusunu büyütüp durmuşum bunca zaman. Ve ne zaman içimde bir şeyler isyan başlatsa, ihtilafları, sorunun kökünden keserek çözerim ben. Daha önce de denedim biliyorsun.”

“Neden olmadı daha öncesinde?”

“Çünkü bunun için çabalama, bırak her şey olacağına varsın dedin. Şimdi geldiğimiz noktada, sürekli kendimle çelişip kendimden nefret ediyorum. Ben böyle bir insan değilim.”

“Böyle hissediyorsan, böyle bir insansın.”

“Aynı zamanda takıntılıyım da değil mi?”

Bir tartışma sırasında ağızdan kaçan sözler nasıl da yaralıyordu insanları… Oysa en güvende hissedildiği anda kendisini olduğu gibi ortaya koymaya cesaret etmişti kadın geçmişte adama benliğinin en gizli yanlarını anlatırken… Her zaman kırıldığında yaptığı gibi içindeki o küçük mağaranın içine saklandı kadın. Onu oradan çıkarmak pek kolay değildi artık. Dışardaki tehlikenin gitmesini, her şeyin üzerinin örtülmesini ve çıktığı zaman bu sorunla baş etmek zorunda kalmamayı istiyordu. Hiçbir zaman bir savaşçı olmamıştı. Ne zaman savaş meydanına çığlıklar atarak çıksa, anında göğsünün tam ortasına bir kılıç darbesi alıp nefessiz kalıyordu. En çok böyle zamanlarda ihtiyaç duyuyordu insan, geçmişinde göremediği şefkate. İster istemez bir şekilde arayıp durduğu, menfaatlerin çatıştığı noktalarda dahi onu bağrına basabilecek bir sevgiydi arayışı içinde olduğu, eksik kaldığı… Bunu bulamayacağını anladığı her fırsatta, arayışını red ediyor, buna olan ihtiyacına karşı öfke duyup bütün bu duyguları kesip atıyordu. Bunu sürekli yapıyordu.

“Peki şimdi ne olacak?” dedi adam.

“Sana karşı hissettiklerim azalacak… Bana doğru adım attığın her an, zihnim senin güven duyamayacağım biri olduğunu hatırlatacak bana. Ve her an gidebileceğini… Çünkü bunu kazıyorum beynime. Ve zamanla benim için yaptığın şeyler, senin için yaptığım şeyler, birlikte yaptıklarımız artık içselleştirilmeyecek. Sadece yüzeyde kalacak. Ve bir gün duygusal olarak bağ kurabileceğime inandığım ya da aradığım o şefkati bana verebileceğini düşündüğüm bir başkası karşıma çıkarsa, büyük bir heyecanla bu defa o ilişkiyi yaşamaya çalışacağım. Ama onda da daha beter bir hale geleceğim belki de… Belki de bu günden sonra insanları merkeze koymamaya alışırım? Kimseye değer vermeden geçip giden bir ömür olur… Ama sen de benden eskisi gibi ilgi ve destek görmediğin için uzaklaşırsın benden.”

“Uzaklaşsam ne olur?”

“Bir şey olmaz… Yalnız da kalmam çünkü sen varken de yalnızdım aslında.”

“Yalnızlık ömür boyu”

“Yalnızlık ömür boyu”

Görsel: Simeon Dukov

Reklamlar

Kuşlar ve Yapraklar

Robert Dowling Studios2.jpg

Kızıllığın, kan ve dinmek bilmeyen şafağın hakim olduğu bu ormanda sessizce değişiyordu mevsimler. Yapraklar ve kuşlar dökülüyordu, sessizleşiyordu çıplak kalan ağaçlar ve kuruyordu toprak çatlak çatlak. Benden başka hiçbir kimse yoktu dünya adı verilen bu kızıl orman üzerinde. Ayrı dünyalara hapsolmuş, aynı düzlemde farklı boyutlarda, umursamazlıklar ve umarsızlıklar arasında birer hayalet gibi dolaşmaktaydılar… Kazara sis bulutlarının arasından çakışan gözbebeklerinden uyumlansa boyutlar, aynı dünyada bedenlense vücutlar, hiç vakit kaybetmeksizin ilk adımda birbirlerinin zihinlerinin kuyularına düşüyordu insanlar. Bu nedenle ayırdı insanları tanrı. Çünkü buydu en hayırlısı…

Görsel: Robert Dowling Studios

Karanfil

Igor Morski Gallery4.jpg

Gece, bir karanfil gibi düşüyor hızlı bir telaşla kaçıp giden güneşin ardında bıraktığı serinliğe. Sessizlik, karanlık kadifenin koluna girmiş, içli bir nağme gibi akıyor gökyüzünden yeryüzüne. Issızlık sarmalıyor yüzümüze koyu gölgeler bırakan yalnızlığımızı. Masallarla sarmalanan o çocukluk rüyaları, çoktan uzak bir geçmişte, hiç var olmamış bir ülkede kalmış.

Düşünceler… Birbirine tutunup uzanan, birbirini tutup uzayan, bir türlü bitmek bilmeyen düşünceler, gelişine ateş ediyor geçmişe ve geleceğe. Gecenin sonunda herkesi seviyor da insan, bir kendine küs kalıyor. Düşünceler… Dönüyor, dönüyor, dönüyor. İnsan kürkçü dükkanına dönen tilki misali hep bir gün kendine dönüyor. Dönüyor bir ama… Ne iğne, ne çuvaldız. İnsan en çok da kendisini bıçaklıyor.

Geceye, koyu kırmızı bir karanfil gibi düşüyor, hızla kaçıp giden hayat. Sessizlik, bir gölge gibi düşüyor yeryüzüne, hedef alıp göğsümün ortasını, içli bir nefes gibi geriyor yayı, bırakıyor okunu çaresizce. Ben ne bir karanfildim, ne de bir gölge… Suya bırakılmış iki heceydim sadece. Düşünceler… Düşünceler, tatlı bir telaşsızlık içinde akıp giderken üzerimden, uzaklaşıyordum şefkate özlemli o küçücük çocukluğumdan, kendimden.

Görsel: Igor Morsky Gallery

Her şey olacağına varsın

rafal-olbinski3

Mümkün müydü bunca düşünce ve bunca duygu yüküyle yola devam edebilmek? Görürken, anlarken ve içten içe bilirken her şeyi? Nedenler ve sonuçlar bu kadar açıkken? Bütün her şey bilinçli olmasa da, bilinçaltından gelen cevaplarda bu denli açıkken, mümkün müydü insanın hiçbir şeyi bilmezmiş gibi davranabilmesi?

Her şey ve herkes etrafımdan hızla uzaklaşırken dünyanın döngüsüne kapılıp, uzattım ayaklarımı önümde sonsuzluğa uzanan o koyu renkli boşluğa. Sigaramı sakince yaktım. Derin bir nefes çektim. Gri dumanı boşluğa bırakırken, fark ettim. Büyümek, olgunlaşmak böyle bir şeydi. Her şeyi çok önceden algılanabilir kılan deneyimler, insanı sakinleştiriyordu bir yandan. Herkes çocuksu bir telaşla özlerine katmak istediklerine koşuyordu, onları sarıp sarmalıyordu. Ne kimsenin özüne katılacak bir halim vardı, ne de özlemine… Galaksinin dışına doğru ilerlerken oturduğum yerde, “bırakalım her şey olacağına varsın” diye fısıldadım kendime.

Bıraktım… Elimin ucunda süzülüp duran, ağırlık yapan tüm telaşeleri. Yılların, rüzgarların ve çarpıp kaçan dalgaların tüm şiddetine rağmen öylece durup duran bir kaya gibi, sessiz ve sakin.

 

Görsel: Rafal Olbinski

Basit

Cameron Maynard

Hiçbir şey istediğim gibi gitmiyor değildi aslında, ancak her attığım adımda beklentisizlik, bıkkınlık ve bunların peşine takılıp ardım sıra gelen bir mutsuzluk yankılanıyordu. Bir mucize olsun istiyor, ancak bu mucizenin hangi alanda, ne konuda olması gerektiğine ya da neyi isteyeceğime bir türlü karar veremiyordum. Akıntıda sallanan bir tekne gibiydim. Ben hariç herkes bir yere doğru kulaç atıyordu. Ben ise sırt üstü yatıp sulara, insanların dalgalarının beni bir yerlere götürmesini izliyordum. Akıntısına kapılmak istemediklerimi birkaç kulaç darbesiyle ittiriyor, dalgalarımın düzenini bozuyor, bilinmeyene doğru uzaklaşıyordum her defasında. Hep fazlalık hissedişim bundandı belki… Kürtajına otuz küsür yıl geç kalınmış, ergen bir çocuk gibi söylenip durmaktan hoşnut olmadığımdan dile getiremiyordum da… Ama bir şeyler hep ters gidiyor, ait olduğum yeri bulamıyordum bir türlü… Sonrasında fark ettim ki, ait olmamakmış benim yolum… Öylesine basit.

Görsel: Cameron Maynard

Bütün ilişkilerde böyledir. İlişkinin zirvesine tırmanana kadar, ilişkinin karşı tarafının güzellikleri çarpar gözünüze. Ama bir defa o zirveyi tırmandığınızda artık iniş vaktidir. Zirveye tırmanış esnasında gözünüze güzel gelen her şey sıradanlaşır, çirkinleşir. O zaman başlarsınız işte ‘biraz zayıflasan?’ demeye. Davranışları, tavırları beğenmemeye… Bazen de alay edilebilir bulmaya. Özünde tüketmektir bu. Saygıyı da yitirmektir bir bağlamda. Küvetin tamamı dolduktan sonra yavaşça ve sessizce tıpayı açmak gibidir… Döne döne hızla kanalizasyona uğurlanırsınız sonunda.

Muhabbet

Casey Weldon7.jpg

Şimdi size çok saçma bir hikaye anlatacağım… Hiç de edebiyat kasmadan, gayet düz konuşma tonunda yaptığım saçmalığı anlatmayı düşünüyorum, becerebilirsem ne ala… Bir hata yapıp birkaç gün önce happn diye bir uygulama indirdim ben. Aslında bunun öylesine bir sohbet programı olduğunu, etrafta simaen tanıdığımız ama isimlerini bilmediğimiz kadın ve erkeklerle sohbet edeceğimiz bir ortam olduğunu sanmıştım. Bir akşam kafa dağıtmak için hem bunu, hem de bunun yabancı versiyonunu indirmiştim hatta o gün… Yabancı versiyonunda da istediğiniz bir dili ilerletmek için o dili anadil olarak kullanan birileriyle tanışıp konuşabileceğinizi söylüyordu programın reklamı… Ben de gerçekten öyle sandım ama çok tuhaf bir şekilde yabancı programla o gece boğuşurken, happn’ı unutmuştum. Zaten oradan da bir-iki merhaba mesajı dışında bir şey gelmedi.

Normalde çok efendi bir insanımdır… 90’lı yıllarda internet Türkiye’ye ilk geldiğinden beri fiilen kullandığım için merhaba diyene cevap vermeyi bir borç bilirim. Eğer sohbet edemeyeceksem karşımdaki sanal kişiliğin kim olduğunun önemi olmaksızın uzun uzun anlatırım neden sohbet edemeyeceğimi falan… Yine de diğer programdan gelen mesajlara cevap yazmaktan, happn ile uğraşmaya halim kalmadı ben de daha sonra cevap vermek üzere göz ardı ettim o konuyu. Yabancı programda da profilimi gören Türk ve erkek olan arkadaşlara uzun uzun oraya giriş amacımı ve her zaman cevap verebilecek, sürekli sohbet edebilecek durumda olmadığımı anlatmaya çalışıyordum ki, sürekli Türkler ve Arapların mesaj attığını fark ettiğimde tüm enerjim tükendi ve sildim programı…

Bugün de happn profilimi tamamen kapattım. Nedeni, sabah oyun sanıp oynadığımı düşündüğüm saçma şey yüzünden mesaj kutuma bir sürü mesaj yağması ve bunların bana rahatsızlık vermesiydi. Algılarımı aşan bir durum var; insanlar kadın ya da erkek olduklarını unutup sadece sohbet edemiyorlar mı hiçbir zaman? İlla etrafımda, yüz yüze tanıdığım insanlarla mı sohbet edebilirim? Gerçekten içinde cinsellik ya da telefon numarası isteme ya da fotoğrafını beğenme -ki zaten ne haddimize beğenmek ya da beğenmemek onu da çözebilmiş değilim?- olmadan hiç tanımadığımız insanlarla azıcık kafa dağıtmak için konuşamaz mıyız? Her yer piyasa olmak zorunda mı? Anlayacağınız çok ağır olgulara maruz kaldım sabah sabah. Midem ekşidi, yüzümü hiç görmeyin. Fotoğraftan karakter tahlili yapmak konusunda erkeklerimizin ne kadar ileri düzeye ulaştığını, sohbet etmeden rahatça flörte geçiş yaptıklarını görüp çok üzülmüştüm. Oysa programın amacı zaten buymuş galiba… Hala da tam emin değilim ama…

Zaten yeterince yoğun olan işlerim arasında hiç çekilir bir şey gibi gelmedi bana bu uygulamalar. Aseksüel olma yolunda hızla ilerlerken, dünyadaki tüm erkek ve dişileri kısırlaştırmak gerektiğine dair inancım daha da ağır basmaya başladı. Oysa dünya ne denli hızlı dönmeye başlamış, ne zaman bu kadar değişmiş her şey? İnsanlar birbirlerine hiç vakit ayırmadan ne güzel sevişip ayrı düşüp engellemişler birbirlerini her yerden? Demem o ki, bir defa daha uzaylı gibi hissediyorum… Tamam zaten hepimiz uzaylıyız da, ben sanki dünyalı değil de, Jüpiter – Mars dolaylarındanmışım gibiyim…

Görüntü: Casey Weldon

Temenni

Anna McNaught6.jpg

Yeni bir hafta başlıyor… İnsanı melankoliye bulayan dolunayın etkilerini üzerimizden çekmesiyle birlikte, her türlü karışık ruh durumlarını geride bıraktığımız, güzel sürprizlere gebe bir hafta uzanıyor önümüzde.

Herkese güzellikler diliyorum bu hafta. Güzel sürprizlerle dolu birbirinden huzurlu günleriniz olsun…

Görsel: Anna McNaught

İçimde Uzay Kadar Boşluk…

Charlie Davoli

 

 

Hello
Is there anybody in there?
Just nod if you can hear me
Is there anyone home?

Come on now
I hear you’re feeling down
Well, I can ease your pain
And get you on your feet again

Relax
I’ll need some information first
Just the basic facts
Can you show me where it hurts

There is no pain, you are receding
A distant ship’s smoke on the horizon
You are only coming through in waves
Your lips move but I can’t hear what you’re saying
When I was a child I had a fever

My hands felt just like two balloons
Now I’ve got that feeling once again
I can’t explain, you would not understand
This is not how I am

I have become comfortably numb

I have become comfortably numb

O.K.
Just a little pin prick
There’ll be no more… aaaaaaaah!
But you might feel a little sick
Can you stand up?
I do believe it’s working, good

That’ll keep you going, for the show
Come on it’s time to go.

There is no pain you are receding
A distant ship’s smoke on the horizon
You are only coming through in waves
Your lips move, but I can’t hear what you’re saying
When I was a child
I caught a fleeting glimpse
Out of the corner of my eye
I turned to look but it was gone
I cannot put my finger on it now
The child is grown
The dream is gone
And I have become
Comfortably numb.

 

Görsel: Charlie Davoli

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑