Ara

Kahve Sigara Kahve

Sigara dumanına kahveyle eşlik ederken cümlelere dökülen delilik alametleri…

cesaretsiz eylemsizlik

Yine çok gerginim. Elimde olmayan nedenler, elimde olan gerçeklerle bir türlü örtüşmezken, hep birbirinden farklı olduğunu tasavvur ettiğim ancak beni hep aynı döngüye iten skeçler gereği, adeta bir hamster gibi dönüp duruyorum bu tekerleğin içinde. Ben döndürdükçe daha hızlı dönüyor mu dünya? Orasını bilemem ama olaylar ve sonuçlar gibi hızlı değişkenler arasında nabzımın oldukça yükseldiği bir gerçek.

Böyle zamanlarda verdiğim ilk tepki -esasında eylemsizlikle verilmiş addedildiğim ilk tepki demek daha doğru olacak- cesaretsizliğim yüzünden bir türlü başlangıçlara adım atamamak oluyor. Nelerin yaşanmakta olduğundan ziyade, eylemlerim sonucunda nelerin yaşanması ihtimali ve riski olduğuna fazlaca kafa yormaktan mütevellit olan bu cesaretsizlik hali, beni fazlasıyla eylemsizliğe iterken; esasında o kadar da cesaretsiz bir kişi olmadığım halde, bu derece cesaretsizliğin esaretinde kalmışlığıma şaşkınlıkla bakakalıyorum.

Reklamlar

Yarım Hikaye

….

Biz Kenan ile doğru gitmeyen evliliğim üzerine konuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlayamamıştık. Yaklaşık yarım saat sonra kapı çaldı. Ablam kapıdan içeri giren iki erkeğe gülümseyerek sarıldı. Normalde soğuk bir yapısı vardı ablamın. Herkese sıcak davranmaz, davranamazdı. Ama kendi dostlarına karşı o kadar sıcaktı ki, onun bu sıcaklığı beni şaşırtıyordu. Orkun, yanında en az kendisi kadar uzun boylu ama narin yapılı bir arkadaşıyla birlikte gelmişti. Orkun elini omzuma koyarak bana selam verdi ve arkadaşını tanıştırdı.

“Selam Didem. Arkadaşım Onur. Kusura bakma özel konular konuşuyorsunuz, ama Onur bende kalacaktı bu gece. Onu tek başına bırakamadım. Senin için sorun olmaz umarım.”

Ben “Yok canım, hoş geldin Onur” derken Onur’a baktım. Yeşil gözleri, küçücük burnu ve gözlerinin önüne düşen saçlarıyla çok yakışıklı bir adamdı Onur. Kenan bizi bu şekilde görse, eminim kıskançlıktan çıldırır, bana söylemediğini bırakmazdı. Onur, mahcup bir gülümsemeyle masaya otururken “Eşinizle aranız kötüymüş galiba, geçmiş olsun. Zor zamanlar…” dedi. Düşünceli bir şekilde “zor zamanlar” diye tekrar ettim Onur’u.

Orkun, evin matemli havasını dağıtmak için olacak, gülümseyerek ablama döndü ve “Tam zamanında aradın. Tam da Onur’u eve atmıştım,” dedi ve kahkahayı bastı. Ben şaşırdım. Onur hafifçe kızararak gülümsedi. Bunca yıldır ablama yakıştırıp durduğumuz Orkun’un eşcinsel olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Espri yapıyor olabileceği geldi aklıma ama Onur’un Orkun’a imalı bakışı aralarında bir ilişki olduğunu doğruluyordu. Şaşırdığımı gören Orkun, bana dönerek gülümsedi. “Çiğdem, gerçekten sır küpüsün. Didem bilmiyor değil mi?” dedi. Ablam hafifçe tebessüm ederek “Bu konuda hiç konuşmadık” dedi. Şaşkınlığımdan utanarak Orkun’a “Şaşkınlığım için özür dilerim Orkun. Ben hiç fark etmemiştim,” dedim. Orkun ise gayet rahat bir tavırla “Hiç önemli değil Didemcim. Bize rakı koy unutalım,” dedi gülümseyerek.

İlişkilerinde hangisinin erkek rolünü aldığını düşündüm. Güzelliği ve mahcup tavırları yüzünden Onur’un pasif eşcinsel olduğuna karar vermiştim. Oysa yaptığım utanç verici bir şeydi. Karşımdakiler bir kadın ve bir erkek olsa, onların cinsel hayatlarını düşünmeyecektim. İki erkeğin ilişkisi söz konusu olduğunda onları bu şekilde düşünmeyi nasıl kendime hak görebiliyordum? Düşüncelerimden utandım.

Orkun, mutfaktan rakı kadehlerini alıp getirdi. Her iki kadehe de buz koydu. Rakı şişesini elimden alıp önce Onur’un rakısını doldurdu. “Tam istediğin ayarda hayatım,” dedi. Onur gülümseyerek teşekkür etti ve kendisine uzatılan kadehi aldı. Birbirlerine karşı çok nazik davranıyorlardı. Dayanamadım, sordum;

“Ne kadar süredir birliktesiniz?”

Onur mahcup bir ifadeyle yanıtladı,

“Bugün yedinci yılımızı doldurduk”

“Eşimle yedinci senemizi doldurduğumuz sıralarda sizin kadar sevgi dolu değildik biz. Ne kadar güzel görünüyorsunuz,” dedim.

Her iki ilişkiyi de yakından gören kişi olarak ablam, sanırım yorum yapmak zorunda hissetti kendisini;

“Orkun ve Onur’un ilişkisi gerçekten ders alınması gereken ilişkilerden. Birbirlerine karşı her zaman ilk günkü gibi sevgi ve saygı içindeler. Bu şekilde yedi sene de geçer, yüz sene de…”

Orkun, bana dönerek hayatın sırrını anlatırmış gibi bir yüz ifadesiyle açıklamaya çalıştı;

“Didemcim, insanlar kendilerini tanımadan, kendilerini oldukları gibi kabullenmeden bir takım ilişkilere başlıyorlar. Hayatları boyunca biriktirdikleri tüm hevesleri ilişkide yaşamak istiyorlar. Filmlerde ya da ailelerinde gördükleri senaryoları yeniden sahneye koymak için sığ bir çabaya giriyorlar. Bu da ilişkiyi baltalayan, kişilerin kendilerinden ve dolayısıyla sevdikleri kişiden uzaklaşmalarını sağlayan en büyük düşman. Oysa insanın önce kendisini olumlu ve olumsuz yönleriyle tanıması gerek. Sonra karşısındaki insanı tanıyabilir. Kendisini ve karşısındakini olduğu gibi kabul ettiğinde; hayatını saçma sapan heveslerle, senaryolarla doldurmadığında, gerçek bir ilişki yaşamak mümkün. Bu arada ben elbette çok şanslıyım. Onur, bana yol gösteren, yüce bir ruh. Kendim olabilmem için beni desteklemeseydi, bu ilişki asla bu kadar keyifli olmazdı.”

Onur pembeleşmiş yanaklarıyla Orkun’a gülümseyip, onun elini okşadı. Ben ise kendimi düşündüm. Kenan’la birlikteyken hiç kendim olabilmiş miydim? Kendim olmaya çalıştığım her an, Kenan, elinde büyük bir bahçe makasıyla belirip budamamış mıydı çiçeklerimi? Sanki yabani bir otmuşum gibi beni yavaş yavaş evcilleştirmiş, istediği hale getirmişti. Hiçbir konuda kendisine karşı gelmeyen, sesini yükseltmeyen, sinmiş bir kadına dönüşmüştüm. Kendim olsaydım, beni yine sever miydi? Kendim olduğum için beni terk etseydi, Orkun kadar şanslı olabilir miydim beni gerçekten sevebilecek birini bulmak konusunda? Peki ya tutku? İnsanlar birbirlerine karşı tamamen açık davrandığında, tutkuları devam ediyor muydu? Bunu sormaya karar verdim.

“Peki ya tutku? Hala birbirinize karşı tutku hissedebiliyor musunuz?” diye sordum.

Orkun’un parlak gözlerinde bir kıvılcım oluştuğunu gördüm. Rakısından bir yudum alırken, bir yandan boşta kalan elini Onur’un arkasına, sandalyenin sırt dayama yerine koydu. Parmakları hafifçe Onur’un gömleğine dokunuyordu. Bana doğru dönüp,

“Tutku nedir?” diye sordu.

Kalakaldım. Nasıl tarif edebilirdim tutkuyu? Neyse ki cevabımı beklemeden devam etti.

“İnsanlar, aşk – sevgi – seks konularındaki bütün kavramları kendilerine göre yorumluyorlar. Kendilerince isimler veriyorlar. Ben de aynı şekilde bu kavramları kendime göre yorumluyorum. Çiğdem benim geçmişimi bilir. Nasıl bir insan olduğumu… Tek gecelik ilişkilerin adamıydım ben hep. Kadınlar ve erkekler, benim hedonist düzenimde gelip geçici zevk anlarını temsil ederdi benim için. Tutkuluydum. Avlanmak, elde etmek, galip gelmek ve güzel vakit geçirmek üzerine kuruluydu benim aşk hayatım. O dönemlerde tutkuyu elde etmek arzusuyla bir tutuyordum. Öyle sanıyordum. Bir kadını ya da bir erkeği elde ettikten sonra ilişkiye devam etmek için motive olamıyordum. Çünkü bilinmeyen, bilinir hale geliyordu. Birçok sorumluluk ve bambaşka hayatlara modifiye olmak demekti ikinci geceyi yaşamak. Bu yüzden kendimi sadece tutkuya adamıştım. Birkaç uzun süreli ilişki deneyimimde de ilişkiyi ilk olarak tutkunun terk ettiğini fark edip, hayal kırıklığına uğramıştım. Onur ile tanıştıktan sonra öğrendim tutkuyu çok yanlış tanımladığımı… Ve Onur bana gerçekten tutkuyla yanmanın ne demek olduğunu öğretti.”

Göz ucuyla Onur’a bakarak bir yudum daha çekti rakısından. Onur ise dudaklarına kondurduğu hafif bir tebessümle, gözleri masadaki mezeleri tararken ve çatalının ucuyla küçücük lokmaları kibarca ağzına atarken onu dinliyor, arada göz ucuyla benim tepkilerimi ölçüyordu. Dayanamayıp konuşmaya dahil oldu;

“Orkun çok güzel bir insan. Güzelliği, bilgisi, görgüsü ve neşesine kapılmamak mümkün değil. Etrafındaki ve hatta onunla tanışan çoğu insan; kadın ya da erkek fark etmez; onunla birlikte olmak ister. Hatta hemen her gün bunun örnekleriyle karşılaşıyoruz. Esasında Orkun çok duygusal bir insan. Ancak ilk gençlik dönemlerinde yaşadığı bazı hayal kırıklığı yaratan deneyimler sonucu kendisini tamamen aşka kapatmış. Tanıştığımız dönemde kendisini, karakterini ortaya koymadan basit ilişkiler yaşıyordu. Söylediği gibi, tek gecelik ilişkilerle zaman geçiriyor, karşısındakini tanımadan, kendini tanıtmadan bitiriyordu ilişkilerini. Tanışmamız da ayrı bir hikaye zaten.”

Birbirlerine bakıp gülümsediler. O kadar samimi görünüyorlardı ki… Bütün hikayeyi dinlemek istiyordum. Merakla sordum;

“Nasıl tanıştınız?”

Her ikisi de söze atladılar. Sonra Orkun, Onur’un anlatmaya devam etmesini isteyerek sustu. Onur anlatmaya başladı;

“Orkun’un adını birçok arkadaşımdan duyuyordum. Etrafımdaki çoğu insanla tek gecelik ilişki yaşamıştı ve hepsi de ondan çok iyi şekilde bahsediyordu. Biz eşcinseller çok kalabalık bir topluluk değiliz zaten. Arkadaş ortamlarımız birbirine yakın ve hatta çoğu zaman aynı insanlardan oluşuyor. Eşcinseller ve eşcinsellerle samimiyet kurmaktan çekinmeyen insanlardan yani… Kızlar da erkekler de tek gecelik ilişki yaşadıkları ve aynı zamanda çok iyi arkadaşlık kurdukları Orkun isminde bir adamdan bahsedip duruyorlardı. Ne kadar eğlendiklerini, samimiyetinden ne kadar etkilendiklerini anlatıyorlardı. Haliyle, onu tanımadan önce kulağıma çalınanlar yüzünden onu merak ediyordum zaten. Sonra bir gün arkadaşlarla Cihangir’de bir cafede oturmuş sohbet ederken Orkun çıkageldi. Masanın yarısı onu görür görmez heyecanlandı, kızardı ve onu ısrarla masaya davet ettiler. Bu sayede sonunda ünlü Orkun Bey ile tanışma şerefine nail oldum.”

Onur göz ucuyla imalı bir şekilde Orkun’a baktı. Orkun ise utangaç bir gülümsemeyle Onur’un kendisini anlatışını dinliyordu. Onur’a gülümseyerek söze girdi.

“Masadakiler seslendiğinde, dönüp baktığım anda gördüm Onur’u. Şimdi burada beni çok merak ettiğini söylüyor ama, ben masaya yürürken sadece ona bakıyordum ve o masada bana bakmayan tek kişiydi. Gözleri, dudakları, saçlarının yüzüne dökülüşü… O hali hala gözümün önünde. Bacak bacak üstüne atmış, elindeki çakmağa kilitlenmiş bakışlarıyla beni görmezden geliyordu.”

Onur duyduğu sözler üzerine küçük bir kahkaha atarak söze devam etti.

“Ben Orkun gibi sıcak kanlı biri değilim. Hatta buzdolabı gibi olduğumu söylerler çoğu zaman.”

Orkun araya girdi;

“Sadece tanımadığı insanların yanında… Gördüğün gibi, hiç de soğuk biri değil Onur. Sadece insanlarla hemen kaynaşamıyor. Etrafı gözlemledikten sonra, eğer etrafındaki insanların kafa dengi olduğunu hissederse, sıcacık biri oluyor. Üstelik sıcak kanlı görünen birçok kişiden daha samimi ve gerçek bir sıcaklığı var onun.”

Onur gülümsedi. Sözüne kaldığı yerden devam etti.

“Evet, yabancı ortamlarda, tanımadığım insanlar arasında gergin hissediyorum. Çok sosyal biri değilim. Orkun masamıza geldiğinde nasıl davranacağımı bilemedim. Üstelik çok merak ettiğim birine ağzım açık bakakalmak da istemiyordum. Bu nedenle başka şeylerle ilgileniyordum. Gergin olduğumda daha çok sigara içerim. Orkun masamıza oturduktan sonra telaşlı hareketlerle sigaramı açtım ve Orkun hemen sigaramı yakmak için uzandı. İşte o anda onunla göz göze geldik.”

Orkun söze atladı;

“Zümrüt yeşili gözleriyle bana baktığı anda içimden bir şeyler akıp gitti. Ama daha önce de dediğim gibi, tek gecelik ilişkilere alışkındım ben. Onur ile tanışana kadar da hiç reddedilmemiştim.”

Onur yine küçük bir kahkaha atarak sözü ele almak istedi.

“Ama hayatım… Ben tek gecelik ilişki insanı değilim, biliyorsun.”

Sonrasında bana dönerek konuşmasına devam etti.

“Didemcim, ben de bir sürü saçma sapan ilişki yaşamış biriyim. Her ilişkimin sonunda ne kadar kırıldığımı fark ettiğimde, kendime bir çeki düzen vermek istedim. Çünkü gerçekten duygusal biriyim ve insanların hayatıma hızla girip aynı hızla çıkmaları beni alt üst ediyor. Benim için seks, içinde duygusal paylaşımlar olduğu zaman, kendimi güvende hissettiğim zaman gerçekten daha anlamlı. Diğer türlü hoşuma gitmiyor. Bu nedenle tanıştığım ve bana yaklaşan herkesle bir süre arkadaşlık kurma taraftarıyım. O gün de, akşama kadar cafede takıldıktan sonra hep birlikte geceye akmaya karar verdik. O dönemlerdeki Orkun gibi erkekler, alkollü ortamları her zaman kendi yararlarına kullanmaya çalışırlar. Orkun da öyle yaptı.”

Göz ucuyla Orkun’a baktı. Orkun hemen ekledi “Tabi Orkun avcunu yaladı”. Onur kıkırdayarak devam etti;

“Ben pek belli etmem ama, sağlam içiciyimdir. Alkol beni kolay kolay çarpmaz. Orkun ise benden daha çabuk sarhoş oluyor. O gün de çakırkeyifliğin verdiği yetkiye dayanarak benimle flört etmeye başladı. Bir yandan hoşuma gidiyordu, herkesin öve öve bitiremediği Orkun’u ben de tanımak istiyordum. Ama zorlu bir ilişkiden yeni çıkmıştım ve kalp kırıklığını arttırıcı etkisi olan adamları kendimden uzak tutmak konusunda biraz kararlıydım. Yine de içim kıpır kıpırdı ve Orkun’u tamamen reddedemiyor, hafifçe flört eder gibi yaparak onun ilgisini üzerimde tutmak istiyordum. Sonunda gece bitmeden Orkun iyice sarhoş oldu. Öyle tatlı bir durumdaydı ki, görsen gülmekten yerlere yatardın… Nerede oturduğunu dahi söyleyebilecek durumda değildi. Ben de onu evime götürdüm. Onu yatağıma taşıdım ve üstüyle başıyla yatağıma yatırdım. Ben de salondaki kanepede kedime sarılıp uyudum. Sabah kalktığımda, Orkun kanepenin yanında, yerde oturmuş beni izliyordu. Gece neden yanında yatmadığımı sordu. Ben de tek gecelik ilişkilerden hoşlanmadığımı, adımı dahi bilmeyen bir adamla birlikte olmaktan hoşlanmadığımı söyledim. Çok şaşırdı.”

Orkun yine her zamanki gibi söze atlayarak devam etti.

“O güne kadar beni kimse reddetmemişti. O günden çok daha sarhoş olduğum geceler geçirdim. Her seferinde yanımda bir başkasıyla uyanıyordum. Tanımadığım bir evde tek başıma uyanınca çok şaşırmıştım. Yataktan kalktım, salona girdiğimde Onur’un masum masum uyuduğunu görünce yine o duygu aktı içimden. Hayatımda hiç bu kadar masum görünen biriyle karşılaşmamıştım. Elimde değildi, yere oturdum onu izledim. Nefes alışlarını, uyurken sessiz sessiz çıkardığı sesleri dinledim. Bir yandan da gece onu rahatsız edecek herhangi bir şey yapmamış olmayı diliyordum. Onur uyandıktan sonra tek gecelik ilişkilere karşı olduğunu söylediğinde çok şaşırmıştım. Neden diye sorduğunda gayet açık yüreklilikle, beni etkileyip etkilemediğini önemsemeden anlattı kendisini. ‘Ben çok duygusal biriyim. Tek gecelik ilişkilerde insanlar birbirleri için sadece birer tatmin aracı, birer nesneye dönüşüyorlar. Ben bundan çok daha fazlasıyım ve karşımdaki beni tanıdığında, zevklerimi, isteklerimi, düşüncelerimi, fikirlerimi bildiğinde beni hem duygusal hem de cinsel olarak tatmin edebiliyor. Neden daha azıyla yetineyim?’ dedi. İlk defa böyle biriyle karşılaşmıştım. Fikirlerini, yaşamını, isteklerini merak ettim. Onu tanımak istedim. Gerçekten çok özel bir insandı. Yaklaşık beş ay boyunca arkadaşlık ettik. Onun kırılganlıklarını gördüm. Nahifliğini… Sanatçı yanlarını… Yaşam konusundaki fikirlerini… Onu tanıdıkça ne kadar özel biri olduğunu gördüm. Ama ona bunu söylediğimde her seferinde beni tersliyordu. ‘Herkes özeldir. Sen sadece bugüne dek insanları görmek için zamanını harcamamışsın,’ diyordu. Ben ise bir insanın yapabileceği tüm saçmalıkları sergiliyordum… Hatta Çiğdem çok iyi bilir o beş ayı nasıl geçirdiğimi.”

Ablam gülerek “Orkun’un delirdiğini düşünmüştüm. Bana sürekli Onur’u anlatıyordu. Onur, tam benim kafamdaki tarzda bir insandı. Aslında Orkun da çok uzak değildi Onur’un yaşam tarzına. Ama onu zihninde öyle büyütmüştü ki… Onur, elde edilemez biri gibi geliyordu ona. Sabahlara kadar Onur hakkında konuşuyorduk. Onur’un eski erkek arkadaşlarını kıskanıyordu. Yaşadığı her deneyim Orkun’a acı veriyordu. Uzun uzun konuşuyordum Orkun ile. Mantıklı şekilde düşünmesini sağlamak için elimden geleni yaptım. Ama Orkun hep saçma sapan konulardan alınıyor, Onur’un kendisini sevmediğini düşünüp melankoliye düşüyor, sonra Onur’un söylediği bir söz ile yeniden havalara çıkıyor, mutluluktan uçuyordu. Tüm dengesini yitirmişti.”

Tekrar Onur sözü devraldı ve hikayeye devam etti;

“O dönemlerde Orkun gerçekten delirmiş gibiydi. Bana karşı yoğun duyguları olduğunu hissediyordum ama tutarsız tavırları beni korkutuyordu. Bana bu kadar kayıtsız şartsız bağlı gibi durması, bana gerçekçi gelmiyordu. Birlikte bir yere gittiğimizde çevremdeki erkeklere, arkadaşlarıma ve hatta kız arkadaşlarımın heteroseksüel erkek arkadaşlarına bile sert tavırlar sergiliyordu. Bu konuda benim kırmızı çizgilerim vardır. Kıskançlık… Hayatta en sevmediğim ve hatta en onur kırıcı bulduğum şeydir benim. Bunun sevgiden kaynaklandığını söyleyen bazı ileri zekalılar var… Oysa aksine, bu tutsak etmek isteyen bir ruh halinin davranışıdır. Yıllar önce öyle bir ilişkim olmuştu ve o zamanlarda kendime söz vermiştim bir daha asla bu tip insanlarla birlikte olmayacağım konusunda. Bana sonsuz güveni olmayan kimseyle de birlikte olmadım. Çünkü ilişkinin asıl olmazsa olmazı güvendir. Sürekli benim kendisini aldatacağımı düşünen, ya da kendisinden daha iyi birini bulacağımdan korkan yahut da benim hareketlerimi, tavırlarımı düzeltmek isteyen insanlardan hep uzak durdum. Yani, ben güzel bir insanım ve insanların beni beğenmesi gayet doğal. Bunu kaldıramayan insana ne yapılabilir ki? Çirkinleşeyim mi? Olduğumdan farklı mı davranayım? Ne yapayım? Bu tür düşüncelerim nedeniyle Orkun ile ilişkiye başlamaktan ödüm kopuyordu. Öte yandan Orkun, hayatımda tanıdığım en güzel insanlardan biriydi. O kadar iyi niyetli, o kadar saygılı… O kadar içten… Bu nedenle onu hayatımdan çıkarmak da istemiyordum. Sonunda bir akşam benim evimde şarap içtiğimiz sırada Orkun tüm cesaretini topladı ve açık açık konuştu benimle. Bana deliler gibi aşık olduğunu, beni aklından çıkaramadığını ve benim onu neden sadece arkadaş olarak gördüğümü anlamadığını söyledi. Ben, daha önce de dediğim gibi, soğuk bir insanımdır ama çevremdeki insanlara, özellikle sevdiklerime karşı kendimi olabildiğince açık şekilde ifade etmeyi severim. Onun bana karşı bu kadar açık şekilde kendini ifade etmesi çok hoşuma gitmişti. Çünkü bana göre bir ilişkide insanlar içlerinden geçen her şeyi çekinmeden ifade edebilmeliler. Bu iletişimin sağlamlığı ilişkileri ayakta tutuyor. Orkun’un samimiyeti karşısında ben de tüm samimiyetimle ona karşı hissettiklerimi ve korkularımı anlattım. O da hissettiği duyguları, bana ne kadar ters geleceğini bilse de tane tane anlattı bana. Duygularının köküne indik birlikte. Onu reddettiğimi düşündüğü için özgüveninin sarsıldığını keşfettik. Ve sevgiye, aşka karşı inançsızlığını da… O gece bir türlü bitmedi. Sabaha kadar konuştuk ve sabah da yatakta yan yana yatıp konuşmaya devam ettik. En sonunda birbirimize sarılmış şekilde sızmış kalmışız. Uyandığımda kendimi güvende hissettim. Bana dokunmamıştı. Gece boyunca konuşmalarımız sırasında fikirlerime ve bana saygı duyduğunu anlamıştım zaten. Bunu davranışlarında net şekilde görmek beni mutlu etti. Sonrasında yavaş yavaş daha da yakınlaştık. Orkun o kadar güzel bir insan ki, hiçbir zaman beni kırmadı. Her zaman düşüncelerini, bana ne kadar kötü geleceğini bilse dahi, kavga etmeden, tane tane anlattı. Benimle birlikte düşüncelerinin ve bu düşünceleri oluşturan duyguların köklerine inmek konusunda samimi bir istek duydu. Ben de aynı şekilde. Onunla beraber kendi karanlığıma, bilinçaltıma iniyordum adeta. Korkularımızı, isteklerimizi ve bunları yaratan şeyleri ortaya çıkardıkça birbirimize daha sıkı bağlarla bağlandığımızı fark ettik. Bu dünyada beni Orkun kadar iyi tanıyan, bilen, bana onun kadar yakın olan hiç kimse yok. Olamaz da. Ve Orkun, bana bu kadar yakınken bile Orkun olmaya devam ediyor. Bu işin en güzel yanı da bu zaten. İnsanların ilişkilerinde yaptıkları en büyük hata, sevdikleri kişiyi şekilden şekle girmeye zorlamaları… ‘Biz biriz’ yalanı altında egolarını tatmin için kullanıyorlar sevdiklerini. İnsan sevdiğine bunu yapar mı? Bu sevgi değil.”

Elimde olmadan gözlerim doldu. Kenan’ı düşündüm. Kenan ile tanıştığım zamanlarda ben kimdim? Karakterim var mıydı? Ne istediğimi, kim olduğumu biliyor muydum? Ya da hayatımda neler yapmak istediğimi? Sadece evlenmek ve onunla sonsuza dek mutlu yaşamak istiyordum. Orkun konuşmaya başladığında düşüncelerimden bir anda sıyrıldım;

“İnsan ömrü 70 – 80, hadi bilemedin yüz yıl olsun. Sınırlı bir süre için bu dünyadayız ve yaşam çok değerli. Diyeceğim o ki, insan sevdiği kişinin hayatına müdahale ederek onu sıkboğaz etmemeli. Onur, hayatımda gördüğüm en güzel fiziğe sahip insanlardan biri. Bir ortama girdiğimizde insanların başlarının dönüp uzun uzun ona baktıklarını, onun bakışlarıyla karşılaşmak ve hatta onunla flört edebilmek için uğraş verdiklerini görüyorum. Bu kadar güzel bir insanın beni tercih etmesi beni onurlandırıyor. Çünkü biliyorum, Onur beni aldatacak, arkamdan iş çevirecek biri değil. Aynı şekilde eğer ölesiye aşık olacağı biriyle karşılaşırsa da, bu benim için gerçekten çok acı verici de olsa, ona dur deme kötülüğünü yapamam. Her zaman gitme özgürlüğüne sahip. Ve ben, onun benim yanımda olduğu her gün için minnettarım. İşte gerçek tutku bu. Sahip olmak ya da galip gelmekten çok öte. Gerçeği, kendini, ruhundaki tüm garip koridorları, odaları, bilinç altı raflarını ve hatta kendinin dahi keşfedemediğini, her şeyini paylaşmak. Yaşamak bu.  Dudaklarından dökülen her bir cümlenin nereden çağrışımla dişlerinin arasına geldiğini, dudaklarının arasından süzüldüğünü düşünmek ve hatta zamanla bütün o çağrışımları yakalayabilmek. Tanımak. Her an ve her gün yeniden tanımak. Bu tutku nasıl sönebilir Didem?”

Onur ve Orkun birbirlerine tutkuyla bakarken duygularım karman çorman olmuştu yeniden. Nasıl görememiştim? Neden hiç düşünmemiştim? Nasıl bu kadar yalnız kalmıştım. Ablama baktım. O da düşüncelere dalmış, önündeki boş tabağa bakıyordu. Sohbet o kadar güzel geçmişti ki, Kenan’ı aramayı unutmuştuk. Kendimi Kenan’a karşı iyice yabancılaşmış hissediyordum. Ve kendimi çok yalnız hissediyordum. Sanki hiç bilmediğim bir kapı açılmıştı önümde. Ve hatta sanki bir anda kendimi bambaşka bir odada bulmuştum. Hayatın dışında bambaşka bir yerdeydim. Ne yapacağımı bilemiyordum. Yapayalnızdım.

Değişim

Görsel: kahvesigarakahve

Dinginlik… Haftalardır arayıp durduğum, ancak bir türlü bulamadığım şeydi. Bu ofisin miadını doldurduğunun farkındaydım uzunca bir süredir. Özellikle yaz sıcaklarında bu küçücük odanın içinde nefes alamaz hale gelmek, kör pencerelerden sızacak bir yudum oksijene mahrum kalmak beni yavaş yavaş öldürüyordu. Ve hayaller…

O kadar uzun bir süredir yeni ofis fikrini hayalimde canlandırıyordum ki; bulduğum ofislerin bir türlü hayalime oturmuyor oluşu nedeniyle hiçbirini tutmaya yeltenmiyordum. Hayalimdeki ofise uyan ofisler ise kaldırabileceğim ağırlığın fazlasıyla üzerinde bir segmentte yer alıyordu. İçimde bir ses, sürekli beklememi söylüyordu bana. Ya yeni bir gelir kapısıyla ben segment atlayacaktım, ya da benim için uygun olan ofis, aynı şimdi bana az gelen ofisimi tuttuğum zamandaki gibi aniden karşıma çıkacaktı.

Bu tür işlerde 6. hissime güvenirim daima. İnce eleyip sık dokumanın yanı sıra, anı kollar, işaretleri gözlerim hep. Mevcut durumu aşırı derecede zorlamadan, hayalimde oluşturduğum fikre yakınlığını ölçerek, bir yandan da koşulların “artık bunu da tutmazsan aptalsın” diyeceği bir noktaya ulaşıp ulaşmadığına bakarım.

Yine oldu. Aradığım yeri buldum. Yine karşıma çok tesadüf eseri çıktı ve tam istediğim yer olduğunu ilk gördüğüm anda biliyordum. Yine bir sürü tesadüf, yine bir sürü hiç hesapta olmadan gelişen olumlu durum… Böyle zamanlarda insan yürüdüğü yolun iki tarafında meşaleler yandığını, yukardan bir yerden emir geldiğini ve kendisini bir tür akışa bırakmak zorunda olduğunu hissediyor. Ben de bırakıyorum kendimi akışa. Değişim, hazırım.

Alıntı – Herman Hesse, Gertrud

“Peki sizin teosofi ne durumda? Bana biraz bundan söz açarsanız memnun olurum, kendimi pek iyi hissetmiyorum çünkü.”

“Nedir sizi üzen?”

“Her şey. Ne yaşamak geliyor elimden, ne ölmek. Her şeyi düzmece ve aptal buluyorum.”

Bay Lohe’nin o sevecen, o halinden memnun bahçıvan yüzü acıyla buruştu. Ne yalan söyleyeyim, bu sevecen ve biraz semiz yüz keyfimi kaçırmıştı, ayrıca ondan ve onun bilgeliğinden bir teselli beklediğim de yoktu. Niyetim yalnızca onu konuşturup dinlemekti; onun bilgeliğinin güçsüzlüğünü kanıtlamak, kendini mutlu hissetmesinden ve iyimser inancından dolayı onu cezalandırmak istemiştim. Ne ona, ne bir başkasına karşı dostça duygular besliyordum içimde.

Ama Bay Lohe hiç de benim düşündüğüm kadar kendini beğenmiş, dogmaların zırhına bürünmüş değildi. Sevgi dolu gözlerle yüzüme baktı; benim için gerçekten üzülüp tasalanarak sarı saçlı başını salladı.

“Siz hastasınız sevgili dostum,” dedi kesin bir edayla. “Belki de organik bir hastalıktır, öyle ise çok sürmez, iyileşebilirsiniz. O zaman kentten ayrılıp taşrada yaşamaya bakmalısınız; dört elle bir işe sarılmalı, ağzınıza et koymamalısınız. Ama sanıyorum, hastalığınız bir başka yerde. Ruhunuz hasta sizin.”

“Öyle mi dersiniz?”

“Evet. Ne yazık ki şimdilerde moda olan bir hastalığa yakalanmışsınız, her Allahın günü zeki insanlarda karşılaşılan bir hastalığa. Hekimlerin bu konuda kuşkusuz hiçbir şey bildiği yok. Moral Insanity denilen hastalığın bir benzeri, bireyselcilik ya da hayali yalnızlık diye de nitelendirilebilir. Modern kitaplar bununla dolu. İçinize bir kuruntu girip yuvalanmış, kendinizi yalnızlaşmış hissediyorsunuz, hiç kimse şuncacık ilgilendirmiyor sizi, hiç kimse sizi anlamıyor. Öyle değil mi?”

“Aşağı yukarı öyle,” diyerek doğruladım söylediklerini. Şaşırmıştım.

“Bakın. Hastalığı kapan kimse için birkaç düş kırıklığı elverir, kendisiyle başkaları arasında herhangi bir ilişkiden söz açılamayacağına, sadece yanlış anlamaların söz konusu olduğuna, gerçekte herkesin mutlak bir yalnızlık içinde yoluna devam ettiğine, kendisini başkalarına pek anlatamadığına, başkalarıyla hiçbir şeyi paylaşmayıp ortak hiçbir şeyi bulunmadığına inandırır onu. Bazen söz konusu hastalar büyüklük taslar, birbirlerini henüz anlayıp sevebilen bütün sağlıklı kişilere sürü insanları gözüyle bakarlar. Herkes böyle bir hastalığa tutulsa, insan soyu tükenirdi. Ama işte yalnızca Avrupa’da bu hastalık, yalnızca toplumun yüksek sınıflarında rastlanıyor. Gençlerde şifa bulan bir rahatsızlık; hatta gençlikteki gelişim sürecinin zorunlu bir parçasını oluşturuyor.”

Bah Lohe’nin hafifçe alay içererek yankılanan öğretmence sesi biraz keyfimi kaçırmıştı. Benim hiç gülümsemediğimi ve kendimi savunmak için kılımı kıpırdatmadığımı görünce, yüzünde daha önce beliren endişeli ve iyiliksever ifade dönüp geldi yeniden.

“Bağışlayın,” dedi dostça. “Hastalığın kendisi bulunuyor sizde, moda bir karikatürü değil. Ama ben onu iyi edecek bir ilaç biliyorum. Ben ile sen arasında hiçbir köprünün yer almadığı, herkesin bir yalnızlık ve anlaşılmazlık içinde yaşayıp gittiği düşüncesi kuruntudan başka şey değildir. İnsanlardaki ortak noktalar, herkeste kendine özgü olarak bulunup kendisini başkalarından ayıran özelliklerden daha çok ve daha önemlidir.”

“Olabilir,” diye yanıtladım. “Ama bunu bilmenin bana ne yararı var? Ben filozof sayılmam; benim derdim, gerçeği bulamamak değil. Bir bilge ya da düşünür olmak gibi bir niyetim yok; bütün istediğim, sadece halinden biraz memnun ve rahat yaşayabilmektir.”

“Eh, gayret edin öyleyse! Kitaplar okumasanız, kuramlarla uğraşmasanız da olur. Ama hastalığınız devam ettiği sürece, bir hekime inanmanız gerekir. Bunu yapmak ister misiniz?”

“Hayhay, denerim.”

“Güzel. Hastalığınız yalnızca bedensel olsaydı da hekim banyo kürü yapmanızı ya da bir ilaç içmenizi ya da denize gitmenizi salık verseydi, falan ya da filan ilacın neden size iyi geleceğini belki kavrayamayacak, ama bir kez denemekten ve hekimin tavsiyelerine uymaktan sanırım geri kalmayacaktınız. Şimdi size salık vereceğim şeylerde de aynı şekilde davranmanızı istiyorum. Bir süre kendinizden çok, başkalarını düşünmeyi öğreneceksiniz! Sizi şifaya kavuşturacak tek yol varsa, o da budur.”

“İyi ama nasıl yapabilirim bunu? Çünkü herkes ilkin kendini düşünür.”

“Bunu aşacaksınız. Kendi rahatınıza karşı belli bir ilgisilikle davranacak aşamaya ulaşmanız gerekir. Şunu düşünmeyi öğreneceksiniz: Benim yapabileceğim ne var? Yalnızca bir çare bu konuda yardımcı olabilir size: Herhangi bir kimseyi öyle seveceksiniz ki, onun mutluluğu size kendi mutluluğunuzdan daha önemli görünecek. Ancak, birine gönlünüzü kaptırın da demek istemiyorum! Söylemek istediğimin tersi olur bu çünkü!”

“Anlıyorum. Peki, kimin üzerinde deneyeceğim bu davranışı?”

“Yakın çevrenizden işe başlayın, dostlarınızdan, hısım akrabalarınızdan. Anneniz ne güne duruyor? Pek çok şey kaybetti kadıncağız, artık yalnız durumda, teselliye gereksinimi var. Annenizle ilgilenin, ona el uzatın, onun gözünde değer kazanmaya bakın.”

“Annemle ben pek anlaşamayız ki. Dediğiniz şey gerçekleşecek gibi görünmüyor.”

“Evet, iyi niyetiniz daha ileri bir noktaya ulaşmıyorsa, gerçekleşemez elbet! O eski anlaşılamama teranesi! Falan ya da filan kişinin sizi pek anlamadığını, belki size pek adil davranmadığını aklınızdan geçirip durmamalısınız. Kendiniz bir ara tutup başkalarını anlamaya çalışın, başkalarını sevindirmeye, başkalarına adil davranmaya çaba harcayın! Yapın bunu ve işe annenizden başlayın. – Bakın, kendi kendinize deyin ki, yaşam öyle ya da böyle, nasıl olsa bana haz vermiyor, ne diye o zaman bir de bu yolu denemeyeyim. Kendi yaşamınıza duyduğunuz sevgiyi madem yitirdiniz, o zaman kollayıp gözetmeyi bırakın bu yaşamı, bir yük vurun sırtınıza, o birazcık rahatınızdan el çekin!”

Herman Hesse – Gertrud

Varım.

Öylece oturuyordu odanın ortasında. Işıkları yakmamıştı. Odada ağır bir loşluk vardı. Gözün gözü görmesi, gözleri şaşırtıyordu. Odada sadece bir çift göz olması ise, insanı daha da şaşırtan bir durumdu. Odaya bütün enerjik parmak hareketlerini zihinlere kazıyarak dolan elektrogitar sesi, akıp gidiyor, insanı da bir şekilde bu melodi teknesine alıyordu. Alıkoyuyordu insanı… Düşünürken zihne dolan melodiye ne zaman kandığını hatırlayabilecek durumda değildi. Bu düşünceye bile nasıl ulaştığına anlam veremiyordu. Karanlıkta küçük masaüstü vantilatörünün başıyla sağı solu selamlaması sırasında melodilere karışan pırpır sesine aldırmadan dinginliğinden taviz vermiyordu. Sakince, karanlık tanımlamasına doğru koyulaşan loşluğun içinde tüm dinginliğiyle var olmayı tercih etmişti. Evet, bazen insan tercih ederdi. Hislerini, düşüncelerini, bakış açısını tercih edebilirdi insan.

Karnından gelen gurultu, saatlerdir midesine hiçbir şey girmediğini anlatmaya çalışadursun, kül tablasında eğreti duran sigaraya eli uzandı. Derince bir nefes çekti ciğerlerine. Ciğerlerine is değil de, yaşamı çekiyordu adeta. Ciğerleri ilk defa oksijenle karşılaşmış gibi, en derinlerine kadar doldurdu içine dumanı. Yavaşça ayaklarından önce soldakini havaya kaldırıp, önünde açılmış duran pencerenin pervazına doğru yükseldi. Narin ayak bileğini pencerenin pervazına dayadıktan sonra, bu defa sağ ayağını yukarıya doğru kaldırıp, bir önceki hareketle istiflediği rahatlığı havada küçük bir adım atarak ikiye katladığını fark etti. Gözlerini iri iri açarak önünde uzanan devasa uzay boşluğuna baktı. Tek tük görünen parlak cisimlerin hangisinin yıldız, hangisinin uydu olduğunu bilmeden ve bu bilgiyi umursamaksızın hepsini yıldız addedip aya doğru çevirdi gözlerini. Büyüleyici ve dinginleştirici ay… Dünyanın başından sonuna dek manzarasında kalıp, dünyayı kendisine manzara edip, bütün dingin bilgeliğiyle insanları küçücük varlıklarının çok daha ötesine sürükleyip bırakan ay…

Eli istemsizce su bardağına gitti. Sigara insanın ağzını kurutuyordu. Soğuk bardağı dudaklarının kenarına yerleştirip derin büyük bir yudum aldı sudan. Ağzının içindeki ısı, bardakta hafif bir buğu bırakıyordu. Suyun dudaklarının arasından diline ve damağına erişmesiyle birlikte içini kaplayan ferahlama hissi, bir süre – bardaktaki suyun bitişine kadar- duruşunu bozmadan suyu içmesine bahanesi olmuştu. Bardağı sehpaya geri bırakırken, bir eliyle istemsizce kuru dudakları üzerine konuşlanan küçük su damlalarını sildi. Dokunuşuyla birlikte patlayan küçük damlacıklar, parmakların yavaşça yüzünde ilerlemesiyle birlikte yanaklarına doğru ince bir çizgi halinde ıslattı derisini. Su, şekerli ya da şekersiz değildi. Ancak illa bir tanımlama getirmek gerekirse, şekerlimsi demeyi tercih edeceği bir ph değerinde olmalıydı. Oldukça rahatlatıcıydı suyun boğazından akıp geçerek midesine doğru ilerlerken, dokunduğu tüm organları ferahlatarak yol alması…

Hiçbir telaşı yoktu şu dakikada. Hayatın en sevdiği yönlerini tadıyordu. Ayaklarını yalayıp geçen serinlik, yavaşça yüzüne doğru üfleyen rüzgarın sakinliğini özümsüyor, karakterine yerleştiriyordu rüzgarın bu yönünü. Yaşamın tadı, anlamı buydu. Var oluş.

Kafam mı Güzel Sen mi?

Durup dururken, gecenin bir köründe zihnimde bambaşka, koridor bir düşünceye tutunmuşken, kapıyı araladı bir cümle. “Neden yaşıyoruz?” Kendi kendime cevap vermeyi pek münasip bulduğumdan, “kahvesigarakahve de durur mu? Yapıştırmış cevabı”… “Sonraki nesilleri üretmek ve bu sırada yaşamdan dersler almak içinmiş gibi duruyor…” Yine mantığın serin yüzü dolmuştu donuk ifademe. Belki sonraki nesil üretemedim ama gelişimlerine katkı sağlamak için gezegendeki birçok oluşumdan çok daha fazlasını yapmaya gayret ettiğimi söyleyebilirim. Ama insan bir defa şüpheci olmayagörsün; daha cümleyi bitiremeden, insanın yakasına yapışan çatlak çatal sesler doluşuyor zihninin içine. “Ya bu sistem benim düşündüğüm gibi değilse? Ruh yoksa… Sadece hiç olma özlemiyle dönüşüp duruyorsak?”

Neye dönüşüyoruz?

Eyvah… Tam bir sözelci olmanın verdiği acizlikle son defa Lise 1. sınıfta gördüğüm Biyoloji dersi hocasının tuhaf saç modelleri geliyor gözümün önüne. Biraz da suç filmleri, kitaplarından satırlar dökülüyor önüme. Zihnimdeki dosyacı, benimle uğraşmaktan bıkkın bir yüz ifadesiyle birbirine çağrışan her şeyi karmaşık bir şekilde önüme döküp, benden bir kelime daha çağrışmadan kayboldu.

Gözümün önünde bir başka perdede de hemoglobinin damarlarda belirli yerlerde toplaşıp kalması ve hemen üst perdede cansız beden üzerinde oluşan morluklar… Can-sız. Can ne? Hayır, dağılmamalı. Devam ediyor vizyon… Çürüyen etlerde ortaya çıkan kurtlar… bu kurtlar nasıl oluşuyor? Biyoloji öğretmenim saçıyla oynayarak bana sert bir bakış atarak geçiyor önümde… Aklımı biraz daha üzerine atıp tutabileceğim yönlere çeviriyorum. Ölümden sonraki ilk hayat kurt hücresi olmak olabilir mi? Sonrasında besin olmak da var bir kuşa… Ve gübre toprağa. Ve sürekli gübreyle biten bir sistem. Hiç olma arzusuyla yanıp tutuşurken boka bulanma hali…

Kaos

Yine içimde bir türlü isimlendiremediğim, birbirine giren ve beni alt üst eden duygular var. Tüm sistemim bozuldu sanki… Kendimi suçladığım, vicdan azabı çektiğim… Kendimi yine ve yine dünyanın dışına itilmiş hissediyorum… Gitgide içine çekiyor beni kör bir uçurum. Yapamadığım, yetişemediğim her ne varsa, itiyor beni uçurumun içine doğru…

Öldüğünden hiç haberim olmadı. Yasını bile tutamadığım kızım… Seni sevmiş olduğuma kendim bile inanmıyorum artık. Oysa… Ne çok oysa vardı. Ve ölümün olduğu yerde, cümleler anlamsız harf parçalarından başka bir şey değil. Benden uzakta, sana iyilik yaptığım inancıyla kendimi kandırırken; sorumluluklarımdan kaçıyordum. Kendimden kaçıyordum. Bazı kaçışlar, derin yaralar bırakır ardında. Ardında beni bıraktın… Bana geceyi gündüzü dar eden vicdanımla. Özür dilerim. Seni görmeye hiç gelmediğim için.

Körlük

Şahit olmak istemediğim birçok olay var dünyada. Kaçamadığım… Maruz kalmasam da, bir şekilde dahil olmak durumunda kaldığım, “Dur!” demek zorunda olduğum, zaman zaman başardığım, zaman zaman çaresiz kaldığım… Birçok olay var dünyada. İnsanların insansılıktan uzak ruh halleri ve bencillikleri, rahatları ve acılarını başkalarından çıkarma alışkanlıkları doğrultusunda uzlaşmacı yanlarımın neredeyse tamamını kaybediyorum. Doldum, taşıyorum… Daha fazla susamıyorum…

Ve hayat, her zaman devam ediyor. Nice savaşlar, nice acılar, nice işkenceler, nice ömürler geldi geçti. Dünya hiç durmaksızın dönmeye hep devam etti. İnsanlığa ihanet mi etti dünya? Yoksa doğası mıydı bu körlük?

Fark etmeden girdiği balkonda çırpınıp dururken, kısacık ömrünü camlara vura vura harcarken fark ettim. Yaşama dahil olmaya can atıyor, başka cesetlerin üzerinden, onların farkında olarak, onlardan biri olmamak için çırpınıyordu. Dışarı çıkmak istiyor, ancak nasıl yapacağını bilemeden çaresizce kendisini camlara vuruyordu…

Kendimi fark ettim. Yapmak istediklerimi ve yapamadıklarımı… Kurtarmak istediğim her şeyi, elimin kolumun bağlı kaldıklarını… Kocaman bir cam vardı yaşamla aramda. Telefonda anlatıyordu kadın; “Kavga ettik, çıktı gitti. Giderken kızımı da aldı gitti. Geri getirmedi. Henüz 2,5 yaşında… Tehdit ediyor beni, kan çıkar diyor. Ciddi olabilir mi bilemiyorum. Bunca yıllık evlilik sonunda nasıl bu kadar dengesizleşti bilemiyorum?!?” Dinledikçe yerle bir etmek için daha sert vuruyorum cama… Yıkmak istiyorum engelleri. Ama farkındayım da, hiçbir zaman tek taraflı olmazdı dengesizlikler. Dengeyi bozan faktörleri anlasam da, bu aşamada bir diyeceğim olmazdı hiç, çaresiz. Bana düşen rol, sınırlanmış bir sesti sadece.

“Boşanma sürecinde, olayın duygusal boyutları çok derin olduğundan, yaşadıkları hayal kırıklığıyla dengesizleşiyor insanlar. Bunu herkes yaşıyor. Ancak bu olayda tehditler savurmasından ziyade, bu tehditleri yazılı olarak gönderebilmesindeki özgüven, korkusuzluk ya da dengesizlik boyutu ürkütücü… Ayrılmak isteyene duyulan öfkenin nereden nasıl çıkacağını tahmin etmek mümkün değil. Muhtemelen karşısındakini sindirmek için yapılan edepsizliklere örnek tavırlar bunlar. Fakat ya gerçekten mantık sınırlarını tamamen aşarsa? Hiç karşılaşılmamış olaylar değil bunlar… Bir dakika dahi beklememek gerek… Derhal koruma talep etmeli, çocuğun velayetini tedbiren istemeli ve polisle birlikte bulunabilecekleri adreslere gidip çocuğu acilen almak gerekli. Hiç mantıklı tavırlar değil bunlar, acilen harekete geçmeli!”

Daha sert vuruyorum camlara… Yıkmak için. Kırıp geçmek için. Bir şeyleri dengeye kavuşturabilmek için darbe üzerine darbe indiriyorum, bütün benliğimle…

Birkaç ay ya da birkaç yıl öncesinde ilişkinin ortasında sözü geçen bir dost olmak vardı oysa… Evlilik bu kadar boğazlarını sıkmadan önce… Birbirlerinden tamamen yabancılaşmadan, birbirlerine öfke duymadan önce. Hatta acılarını acıtarak bastırmayı öğrenmeden çok önce… Dengesizliklerin başladığı noktalara şahit olup, aralarındaki iletişimi iyileştirmek üzere orada olmak vardı… Ama sadece sınırlanmış bir sesim ben. Acıtana inecek bir darbeyim, bir silahım bazen. Ne çok nefret var bu dünyada… Ve ne kadar basit nedenler. Bütün barışçıl yanlarımı tarumar eden, tüm ülkeye yayılmış ağır bir körlük.

Şahit olmak istemediğim birçok olay var dünyada. Kaçamadığım… Maruz kalmasam da, bir şekilde dahil olmak durumunda kaldığım, “Dur!” demek zorunda olduğum, zaman zaman başardığım, zaman zaman çaresiz kaldığım… Birçok olay var dünyada.

Kendini camlara vururken ağaçları görüyordu dışarıda… Ve rüzgarı. Ve özgür kedileri. Görüyor, ama ulaşamıyordu. Elimi uzatsam, korkacaktı… Biliyorum. Belki zarar bile görebilirdi. Ama denemek zorundaydım. Çünkü özgür olmak en önemlisiydi. Yaşamı yaşam kılan özgürlüktü… Ve ben, sadece ben ona özgürlüğünü verebilirdim. Ölüm dışında…

Toplum Düşmanı

Görsel: kahvesigarakahve

Toplumun içine doğdum seneler önce. En az herkes kadardım. Ve en çok da herkes kadar olmam bekleniyordu benden. Zaten toplum dediğimiz etiketleme mekanizması, gücünü bu herkesleşmeden alıyor, insanları psikolojik olarak belirli kategoriler altında toplanmaya zorlayarak, sonrasında bu kategorileri birbirinin karşısına ya da yanına ve hatta bazen alt alta koyarak, belirli senaryolar altında varoluş tiyatrosunu sergilemelerini sağlıyordu. Yenilikçiler, gericilere karşı duruyor, gericiler, bericilerle çatışıyor, çatışmalar sonucunda toplumun altında yatan bir gizli hedefmiş gibi duran “tek tipçiliğe” doğru itiliyordu insanlar. Kopyala yapıştırla üreyen, türeyen ve tüketen kalabalıklar yığını… Her bir kategori yaşam tünelinde tek başına var olmaya çalışadursun, bir kenardan bu anlamsız itiş kakışı izlerken bunca insanın birbirinin aynısı olmak için verdiği savaşı şaşkınlıkla izliyordum. Her kategoriyi temsil eden tek tip kıyafet, tek tip çanta, tek tip saç modeli, tek tip fikirler… Yaratıcılığından, kendiliğinden uzak, toplumun eteğine sığınmış bir insanlık…

Toplum oldukça seri bir şekilde insanları etiketlediğinden mütevellit, ben de sıkça payımı alıyordum bu yağmurdan. Üzerime düşen damgaların ağırlığı altında eziledurdum bir süre. Hiçbirini zedelemeden, hepsinin altında ama hiçbirine ait olmadığımın bilinciyle yaşamımı sürdürmeye çalışırken, öyle bir noktaya geldim ki; yollar tükendi. Yenilikçi kavramının içinde gerici duruyor, gerici kavramında marjinale çalıyordum. Tehlikeli etiketimin altından küçük bir kız çocuğu gibi bakıyor, uslu yazısının ardında türlü zibidilikler çeviriyordum. Bir türlü hiçbir kavrama sıkıca tutunamıyor, bir türlü kavramların gereklerini yerine getiremiyor, beni oraya buraya yerleştirmeye çalışan insanların elimden kolumdan tutup, öteye beriye çekiştirmelerinden kaçıyordum artık. Yollarım tükenmişti. Artık bir seçim yapmam gerekiyordu. Ben de hepsini, ama hiçbirini sevmeyi seçtim. En büyük kategoriye sarıldım, diğer her şeyi es geçtim. Bu kategori ise, insan’dı. İnsan olmaktı. Bitmek bilmez bir sevgiyle herkesle bütünleşmek, ama kimseye kendini kaptırmamaktı.  

İlkokul son sınıfta nöbetçi olduğum bir gün hastalanan bir öğretmenin yerine birinci sınıfların derslerine girdiğim gün anlamıştım, insanların tek olduklarında biricik, kalabalığın içinde ise oldukça değişik olduklarını. Belki de bu nedenle tek tek sevdim insanları, kalabalıklar haline getirmeden. Ve yine bu yüzden karşısında durdum tüm kategorileşmelerin. Ve sevdikçe kazandım insansı yanlarımı. Sevdikçe fark ettim, farklılıklardaki zenginlikleri. Oysa insanlar, sürekli farklılıklarını birbirlerine denk getirip birbirlerinden güç bulup diğerlerine karşı dayatma mekanizması olarak kullandıkça çirkinleştiklerini hiç fark etmediler. Ve insanlar farklılıklarını denk getirdikçe kendi kurallarını oluşturup, farklılıklarını sistematikleştirip, formüllere bağlayıp, diğerlerini dönüştürmeyi tercih ettiler. Kopyala yapıştırla çoğaltılmış bir varoluş sistemi… Ve kalabalıklar halinde insanlar, asla birbirlerini sevmeyi, bütünleşmeyi, bir ve en büyük kategori olan “insan” altında birleşmeyi bir türlü beceremediler.

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑