Ara

Kahve Sigara Kahve

Sigara dumanına kahveyle eşlik ederken cümlelere dökülen delilik alametleri…

Zor

Bazen yaşamak ne zor gelir insana… Sanki oksijen değil soluduğumuz, cıva… 

Gecenin Melodisi

Nagato Iwasaki Sculptures3.jpg

Sonsuzluğa seslenen müzikal bir tını gibi, sessizlikte geceye düşer kalbimin ritmik titreşimi. Nefesli çalgılarda sessiz bir serzenişle çekilen burun, tellilerde ise hüzün var bu gece. Kaygısız bir kemane yavaş yavaş kesiyor kıldan ince boynumu, diz çöktüğümde önünde. Öyle kaygısız, öyle umarsızsın. Yavaş yavaş dalgalanıyorsun göklerimde… Bulutlarımı kapsıyor, gökyüzümü dolduruyorsun varlığınla. Sarıldığımda ruhumu, öptüğümde soluğumu doldurduğun gibi… Yaşam buluyorum sende, ne tuhaf. Ölüme bu kadar yakınken ikimiz de… Yaşamı buluyorum sende.

Görsel: Nagato Iwasaki Sculptures

My Blueberry Nights

myblueberrynights

Kimse onu istemiyor diye yabanmersinli turtayı suçlayamazsın.

 

Kalbim Bir Kuş

duvaryazisi1

Tam üzerine bastığın nokta… Yeterli baskıyı oluşturduğunda parmakların göğüs kafesimden içeri girip durdurabilir kafesinde kendisini sağa sola atıp duran kalbimi. Parmaklarının ucuyla söndürebilirsin beni… Bir izmarit gibi.

Nehir

nagato-iwasaki-sculptures

İnsanlığı izlemek için gelmiştim adeta dünyaya… Herkes her türlü tepkisini üzerinde düşünmeden, rahatça koyabiliyorken ortaya, ben daima sessizce izleyen taraf oluyordum. Sessizce izlemem nedeniyle insanların her düşüncesini onaylıyor değildim aslında. Sadece sessiz kalma hakkımı kullanıyordum. Onaylama ya da reddetme olmaksızın sadece bakıyor, davranışın nedenlerini ve sonuçlarını gözlemliyordum. İnsanları çokça gözlemlediğimden olsa gerek, davranışlarının hiçbirini kendi üzerime alınmıyordum. Sevdiğini söyleyen de, nefret ettiğini söyleyen de aynıydı benim açımdan. Çünkü her tepki, fikir ya da düşünce insanın kendisinden kaynaklanırdı; karşısındakinden değil. Yaşayanları, yaşadıklarını izlemek en büyük zevkimdi adeta. Sadece canımı yaktıkları zaman kaçardım ağacın arkasında saklandığım yerden. Muazzam duygular besler,  muazzam cümleler kurar, muazzam hayatlar yaşarlardı. Bütün yaşamlar büyük bir hızla akıp giderken, üzeri yosun tutmuş bir taş gibi durduğum yerde dururdum ben de… Sessizce nehrin bütününü içimde duyumsayarak…

Görsel: Nagato Iwasaki Sculptures

Herkes Gider mi?

 

Sessiz bir gece, yorgun adımlarım
Hiç haberi yok gibi, ıslak kaldırımların
Kimse görmüyor mu? Kimse duymuyor mu?
Durup önünde kalbinin, kimse durdurmuyor mu?

Herkes gider mi? Herkes gider mi?
Söyle bana küçük adam, her şey biter mi?
Çok erken değil mi? Erken değil mi?
Söyle bana küçük adam, herkes gider mi?

Elinde cennetin kayıp haritası
Kalbinde hazineler, yüzünde anahtarı
Kimse görmüyor, kimse bilmiyor
Ve sen hala üşüyorsun

Herkes gider mi? Herkes gider mi?
Söyle bana küçük adam, her şey biter mi?
Çok erken değil mi? Erken değil mi?
Söyle bana küçük adam, herkes gider mi?

Hala yalnız mısın?
Sadece özgür
Peki mutsuz?
Sadece alışmış

Peki ya aşık?
Sadece eksik

Peki ya sen?
Hala bekliyor musun?
Beklemek, şimdi hiç duymayan birine
Dünyanın en güzel şarkısını söylemek kadar anlamsız
Peki ya umut?
Umut, şimdi hiç görmeyen birine
Gökkuşağı’nı anlatmak kadar zor ve imkansız

Herkes gider mi? Herkes gider mi?
Söyle bana küçük adam, söyle bana küçük adam
Çok erken değil mi? Erken değil mi?
Söyle bana küçük adam, söyle bana küçük adam

Yağmur diner mi? Yağmur diner mi?
Söyle bana küçük adam, söyle bana küçük adam
Herkes gider mi? Herkes gider mi?
Söyle bana küçük adam, söyle bana küçük adam
Çok erken değil mi? Erken değil mi?
Söyle bana küçük adam, söyle bana küçük adam
Yağmur diner mi? Yağmur diner mi?
Söyle bana küçük adam, söyle bana küçük adam

Söz/Müzik: Cem Adrian

Ateşböceği

jeremy-geddes

Gece yeterince karanlıktı…

Doğam gereği ben de karamsardım biraz.

Yaktım saçlarımı bir gecede, aydınlatabilmek için yüzüne düşen karanlığı…

Yine de karanlıktı gece… Hep karanlıktı gece.

Işığı yutan bir hüznün var senin.

Boğazımda düğümlenmiş binlerce ateşböceği…

Görsel: Jeremy Geddes

Capacocha -2

mullu

Güzel bir akşam serinliği çökmüştü köyün üzerine. Köydeki herkes meydanda toplanmış, Atahualpa’nın Capacocha için seçilen isimleri açıklamasını bekliyordu. Wichama ise sinirlerini gevşetmesi için kendisine Coca çayı demlemiş, Quilla’yı almaya gelmelerini bekliyordu. Tanrılara kurban edilecek olan çocukların mükemmel olmaları gerekirdi. Oysa halk, bu ritüeli adeta köyde varlıklarını istemedikleri insanlardan kurtulmak için kullanıyorlardı. Hem yıllar öncesinden kalma bir hesap vardı ortada. Quilla’nın adaletsizce kurban edilmek üzere seçileceğinden oldukça emindi Wichama. Yine gözleri uzaklara dalmış, geçmişi düşünüyordu…

Küçük Wichama, annesi Zaramama ile birlikte evin önünde, köyün tam ortasındaki en büyük evin bahçesinde kinoa tohumlarını topluyordu. Tohumları kurutup sonrasında kabuklarını temizleyecekler ve böylece bütün sene kıtlıktan etkilenmeden yaşayabileceklerdi. Bunları düşünerek elindeki bez çuvala tohumları doldururken ilerde köye yaklaşmakta olan bir grup insanı fark etti. Ama bu insanlar kendi insanlarına hiç benzemiyorlardı ve bu durum Wichama’yı ürkütmüştü. Kendisi gibi kinoa tohumu toplayan annesi Zaramama’nın arkasına geçerek saçları alev alev görünen bu yabancıları gizlenerek izlemeye başladı. Henüz 8 yaşındaydı o zamanlar Wichama. Hayatında ilk defa kendilerinden farklı insanlar görüyordu. Annesi ise onun gibi ürkmemiş, aksine ayağa kalkıp yabancılara doğru yürümeye başlamıştı. İkisi orta yaşlarda kadın, biri 10 yaşlarında ve ağır yaralı bir erkek ve diğeri de 12 yaşlarında bir erkek çocuğu kendilerini karşılamak üzere ayağa kalkan Zaramama’ya doğru anlamsız sesler çıkararak, ağlayarak geliyorlardı. Zaramama, Wichama’ya su ve şifalı bitkiler kesesini getirmesini söyledi. Bir de bunları getirdikten sonra acilen Sincchi’yi çağırmasını da…

Wichama’nın babası Sincchi, bu köyün neredeyse her şeyiydi. Köyü ve dini ritüelleri yönetir, aynı zamanda hastaları iyileştirir, şifa verirdi. Wichama, istenilen erzakları bırakır bırakmaz koşarak babasını çağırmaya gitti. Yaralının yanına geldiklerinde, Sincchi’nin gördüğü manzara hoşuna gitmemiş olacak ki yüzünü buruşturdu. Yara, neredeyse bir ay önce açılmış gibiydi. Üzerinde kan pıhtıları, iltihap ve pislikler vardı ve çocuk yüksek ateşten neredeyse havale geçirecekti. Sincchi yaraları temizlemeye başladığında daha fazla acıya dayanamayan çocuk ufak bir çığlık atıp bayıldı. Wichama ise ısırganotu toplama bahanesiyle koşarak uzaklaştı hastanın yanından. Köyde kanlı yaralanmalar çok az oluyordu. Bu nedenle hiç kimse bu tür yaralara alışkın değildi. Neredeyse Sincchi bile…

Çocuğun bu halde yolculuk etmesinin mümkün olmadığını düşünen Sincchi, köylüleri meydandaki ushnu*da topladı. Onlara yaralı çocuğun köyü terk edebilecek durumda olmadığını, bu insanları misafir etmelerinin zorunlu olduğunu anlattı. Kızıl saçlar, beyaz ten ve geniş gözlere sahip olan bu insanlar köy halkına oldukça değişik gelmişti ve köy halkı bu insanların kendilerine zarar vermeyeceğini anladıklarından beri onların burada kalmaları konusuna daha sıcak bakıyorlardı. Sadece Wichama’nın ağabeyi Atahualpa’nın yüzü asıktı ve yabancıların köyden bir an evvel gönderilmeleri gerektiğini düşünüyordu. Çünkü bu yabancıların konuştukları dil kendilerininkine benzemiyordu, niyetlerini anlamaları mümkün değildi. Hayır, anlaşmaya başlasalar bile köyün geleneklerini bilmiyorlardı, dolayısıyla buraya uygun değildiler. Ancak Atahualpa henüz yönetici olmadığından ve köy halkı yeni insanlara sıcak baktığından bu duruma karşı gelmesi hiçbir anlam ifade etmiyordu. Yine de onun sözünü dinleyerek yeni insanlar için aceleyle inşa edecekleri evin konumunu köyün en ıssız ucu olarak belirlediler. Gençler yeni bir ev inşa etmek için gerekli taşları toplamak için uğraşırken, çocuklar da çatıyı oluşturacak otları hazırlıyorlardı. En hızlı evlerin yapımı bile neredeyse haftalar alıyordu bu nedenle Sincchi, evleri hazır olana dek yabancıları evinde misafir etti. Evin inşaatı bittikten sonra ailenin diğer üyeleri yeni yapıya geçmişlerse de, yaralı genç daha iyi şifa bulabilmek için Sincchi’nin evinde kalmaya devam etti. Ve Sincchi, dilinden anlamadığı bu gence “Coniraya” adını verdi.

Coniraya iyileşmeye başladıkça ev halkıyla iletişim kurmaya çalışıyor, onlara derdini anlatmak için türlü hareketler yaparak anlaşmaya çalışıyordu. Wichama ise, her fırsatta Coniraya’nın yanına gidiyor, bir ihtiyacı olup olmadığına bakıyordu. Zamanla Coniraya’a kendi dillerini öğretmeye başladı. Önce su ve ekmek istediğinde nasıl söyleyeceğini öğretti Wichama… Zaman içinde Coniraya sohbet edebilecek kadar dili öğrenmişti ve böylece Wichama ile Coniraya’nın arkadaşlıkları başlamış oldu… O günlerde Wichama ile Coniraya’nın arkadaşlığı Sincchi’yi korkutmasa da, bu dostluğun yıllarca devam etmesi ve Coniraya kendi evine geçmiş olsa da Wichama’nın sürekli onunla ilgilenmesi, hep bir arada olmaları nedeniyle köy halkı tarafından yapılan dedikodular Sincchi’nin kızını uyarmak zorunda kalmasına neden oldu.

– Wichama, Coniraya ve ailesi nereden geldikleri ve ne yaşadıkları bilinmeyen yabancı insanlar. Bu yüzden onlara karşı temkinli olmamız gerek. Nereden geldiklerini ya da Coniraya’nın nasıl yaralandığını bilmiyoruz.

– Coniraya bana nereden geldiklerini anlattı. Çok çok çok uzak yerlerden gelmiş onlar.

– Nereden gelmişler?

– Gölün çok daha büyük olduğu, her yerin sadece göl olduğu bir yerden. Büyük ağaçlara binip gelmişler ve ağaç yolda kırılmış. Az kalsın boğuluyorlarmış… Coniraya’da bu sırada yaralanmış zaten. Sonrasında büyük gölün kıyısında uyanmışlar. Hatta Coniraya, evini hatırlatması için yanında taşıdığı mullu**yu bana verdi, bak.

Coniraya, gemileri kıyıya vurduğunda, orada kendisine çok ilginç gelen bir deniz kabuğu bulmuştu. Kırmızı, büyük bir istiridyeye benzeyen bu kabuğu, nereden geldiğini unutmamak için yanında taşımıştı bunca zaman… Sonra da Wichama’ya karşı hissettiklerini anlatabilmek için, onun yanındayken evinde gibi hissettiğini söyleyebilmek için bu değerli hazinesini ona vermişti…

Sincchi, kızının elinden mullu’yu aldı, onu incelemeye koyuldu. İlk defa böyle bir şey görüyordu. Bu insanların çok farklı bir yerden geldiğine ikna olmuştu çoktan.

– Peki buraya nasıl gelmişler? Diye sordu Sincchi.

– Kendilerine geldikten sonra Coniraya’yı ailesi taşımaya çalışmış. Onun yaralarını iyileştirmek için bir şeyler yapmaya çalışmışlar ama bitkilerin hiçbirini tanımıyorlarmış. Bu yüzden onlara yardım edebilecek insanları aramaya başlamışlar. Kıyıdaki bir kabileyi bulmuşlar ve kabiledekiler onlara karşı düşman gibi davrandıkları için korkmuşlar. Onlar da dağlara doğru yürümeye başlamışlar. Çok çok çok uzun süre yürümüşler ve sonunda bizim köyümüzü bulmuşlar.

Sincchi, etrafta kendi köylerinin dışında da bir hayat olduğunu biliyordu. Bazen köye kendi insanlarına benzeyen, benzer dil konuşan insanlar gelirdi. Kendilerini gezgin olarak tanıtırlardı ve ellerindeki değişik eşyaları onlara satmaya çalışırlardı. Ancak bu çok fazla rastladıkları bir durum değildi. Sincchi tüm hayatı boyunca kendi köylerinden olmayan iki ya da üç kişiyle tanışmıştı. Bu insanlar onlara çok uzakta ve dağın çok aşağısında deniz kenarında yaşadıklarını anlatmışlardı. Yabancılar bu köyü çok fazla sevmezdi, nefes alamazlardı burada. Kendilerini hemen hasta hissederlerdi. Bu nedenle de tekrar o kadar uğraş verip köye yeniden ziyarette bulunmazlardı. Zaten köy halkının kendi geçimlerini ancak sağlıyor olmaları nedeniyle fazla bir kazanım da elde edemezlerdi. Hayal kırıklığıyla dönerlerdi kendi yerleşim alanlarına. En çok da bu nedenle Coniraya ve ailesinin buradan hala gitmemiş olduklarına şaşırıyordu Sincchi. Oysa neredeyse altı yıl olmuştu onlar köye geldiklerinden beri. Sincchi’nin tatlı sohbeti, Coniraya’nın gelişiyle sona erdi. Coniraya, çekingen bir tavırla bahçede oturmakta olan ikilinin yanına yaklaştı. Artık kapanmış olan yarasını göstererek Sincchi’ye gülümsedi. Sincchi de ona karşılık verdi gülümseyerek. Wichama, Coniraya’yı görür görmez kalktı, babasına Coniraya’ya çevreyi göstereceğine söz verdiğini söyleyerek Coniraya ile birlikte ayrıldı bahçeden. Sincchi ise başlarına gelebilecek olan felaketlerden çekinerek baktı arkalarından…


*Ushnu: İnkaların ana meydanlarının ortalarında yer alan ve dini törenlerinde ve diğer kutlamalarında kullandıkları küçük taştan yapı, kaide.

**Mullu: Bir tür deniz kabuklusu.


Görsel: ?

Capacocha -1

23

Orman her zamankinden daha sessizdi. Herkes saklandığı ağaçların ve yaprakların arkasında pür dikkat ormandan gelen en küçük çıtırtıya kulak kesilmişti. Atahualpa, her zamanki gibi elindeki devasa mızrağıyla köyün delikanlılarına öncülük ediyordu. Atahualpa’nın elindeki bu mızrak, onun köyün yöneticisi olduğunu gösteren bir işaretti. Yanında büyük oğlu Rocca, süslü mızrağıyla duruyordu. Atahualpa’dan sonra köyün yöneticiliğini o üstleneceği için, babasının tüm meziyetlerini taklit etmeye çalışıyor, babasından daha iyi bir yönetici olmak için işleri en ince detayına kadar öğrenmeye çalışıyordu. Peşine düştükleri devasa büyüklükteki kızıl geyik, utangaç tavırlarla, izlendiğini fark etmeden ağaçlardan yeni sürgün vermiş filizlerden yemeye çalışıyordu. Köyün delikanlıları, geyiğin devasa boynuzlarından kaç bıçak yapılabileceğini düşünürken bir yandan da devasa gövdesinden rahatça tüm köy halkının beslenebileceğini umuyorlardı. Geyik taze filizleri çiğnerken bir anda durdu. Kulaklarını oynattı. Gözleriyle sesin geldiği yöne sabitlenmiş, koşmakla koşmamak arasında kararsız kalmış gibi görünüyordu. Atahualpa, bu anı kaçırırsa, geyiğin bir anda koşmaya başlayacağını ve onu asla vuramayacağını bildiği için hızla mızrağını hayvanın gövdesine doğru attı. Bunu gören diğerleri de mızraklarını geyiğe doğru fırlattılar. Son anda geyik koşmaya başladıysa da, kızıl kürküne saplanan üç mızrak onun hızını yavaşlatıyordu. Mızrakların saplandığı yerlerden ise oluk oluk kanlar akıyordu. Geyik önde, köylüler arkada bir süre koşmuşlarsa da, kovalamaca fazla sürmedi. Geyik daha fazla dayanamayıp yere düştü.

Atahualpa, ava yeni katılan gençlere de ders vermek ister gibi söze başladı;

– Burada amacımız ulu bir geyiğe acı vermek değil. Bizler sadece aç kalmamak için besleniyoruz. Bu yüzden onun en hızlı ve acısız şekilde ölüme kavuşmasını sağlamalıyız.

Bunu söylerken beline bağladığı kumaş parçasının kenarından geyik boynuzundan yapılma bıçağını aldı. Büyük bir şefkatle hayvanın gözlerini elleriyle kapatırken, hızla boğazını keserek onun daha fazla can çekişmesine engel oldu. Geyik son nefesini verirken, onu çevreleyen yaklaşık yirmi genç büyük bir saygıyla başlarını önlerine eğdiler. Ölüm gerçekleştikten sonra geyiğin en hızlı şekilde köy meydanına götürülmesi için ezber hareketlerle görevlerini yerine getirmek üzere harekete geçtiler.

Köyde de büyük bir sessizlik hakimdi. Evlerin yanındaki bahçelerde mısır toplayan kadınlar, büyük fırınlarda seramik pişirenler, çocuklarını emzirenler, sessizce avlanmaya gidenlerin dönüşünü bekleyenler ve törenler için çeşitli içkiler hazırlayanlar… Herkes işine gücüne dalmış, arada göz ucuyla gelenleri bekliyorlardı.

Güneş yavaş yavaş ormanın üzerinde batarken, bir sırık üzerine bağlanmış devasa geyiği taşıyan gençler göründü. Önlerinde de Atahualpa, gururla yürüyordu. Ava gidenlerin dönüşünü gören köylüler birer ikişer ellerindeki işleri bırakıp meydanda, ushnu*nun önünde toplanmaya, gelenleri sevinçle karşılamaya hazırlanıyordu.

Bu sırada Wichama, köyün en ıssız ucundaki evinde, kızı Quilla ile birlikte gün boyu topladıkları ısırgan otunu kaynatıyorlar, akşam yemeğini hazırlıyorlardı. Bir tek onlar neşeyle evlerinden çıkmamış, gelenleri karşılamamışlardı. Quilla doğduğundan beri, hatta Wichama babası Sincchi’nin evinden ayrılmak zorunda kaldığından beri köy ahalisi tarafından dışlanmış, köylüler tarafından ortak yapılan hiçbir törene, ava, tarımsal ve sair faaliyete katılmasına izin verilmemiş, köyün içinde yalnız bırakılmıştı. Wichama’nın cezalandırılışının anahtarı, kızı Quilla’nın gür kızıl saçlarında gizliydi. Quilla ilk zamanlar annesine bu farklılığın nedenlerini sormuşsa da, annesi konuyu hep geçiştirmişti…

– Anne, herkesin saçları simsiyah ve dümdüz… Benim saçlarım neden kızıl? Neden cildim sizinkilerden daha beyaz? Gözlerim neden farklı? Diğer çocuklar beni gördüklerinde “Supay**ın hizmetçisi” diye neden bağırıyorlar? Atahualpa senin kardeşin değil mi? Neden biz yokmuşuz gibi davranıyorlar?

Quilla, artık annesinin bu tür soruları duymuyormuş gibi yapmasına alışmıştı. Wichama’yı ne zaman cevap almak için zorlasa, annesi taş kesilir, uzunca süre kıpırdamaz, konuşmaz, sadece gözyaşı akıtırdı sessizce. Bu nedenle o da artık soru sormayı kesmişti. Beyaz teni, kıvırcık gür ve kızıl saçları, iri ela gözleriyle köydeki herkesten farklıydı ve bu farklılık onların köyde sevilmeyen, istenmeyen insanlar olmalarını sağlıyordu. Quilla bu farklılıklarından utanıyordu bu nedenle.

Köylüler geyik derisini, etini ve boynuzlarını paylaşırken, Quilla Wichama’nın yüzündeki endişeye anlam veremiyordu. Son zamanlarda sürekli düşünceli ve huzursuz görünüyordu annesi. Ne zaman annesine bu huzursuzluğunun nedenini sorsa, annesi “Artık 6 yaşına girdin Quilla. Sen 16 yaşını görebilene kadar böyle huzursuz olacağım” diyordu. Quilla, 6-15 yaş arasındaki çocukların zaman zaman tanrılara kurban edildiğini biliyordu ama kabilenin karanlık geleneklerini ve annesinin geçmişini bilmediğinden zihninde türlü soru işaretleriyle koruyucu conopa***sına sarılırdı.

Ushnu etrafına toplanmış halkta ise büyük bir coşku vardı. Birkaç senedir tarlalardan verim alınamıyor, toplanılan hasat bütün bir sene halkın doymasına yetmiyordu. Bu nedenle köyün delikanlıları daha çok ava çıkmak zorunda kalıyor ve çoğu zaman elleri boş dönüyorlardı. Köyde yeniden bir Capacocha**** düzenlenmesi gerektiğinden sıkça bahsedilir olmuştu… Atahualpa da bu toplanmayı fırsat bilmiş, birkaç gün sonra kutlayacakları hasat şenliklerinde Capacocha için iki çocuk seçileceğini duyurmuştu.

Geleneklere göre köyde kıtlık baş gösterdiği dönemlerde hasat bayramında (Ağustos ayında) köyün 6 -15 yaş arasındaki en güzel, en sağlıklı ve en güçlü kız ve erkek çifti seçilir, kış bayramında (Şubat civarı) kurban edilene dek köyün yöneticisi olan rahip tarafından beslenir, Kış bayramında düzenlenen Capacocha ile bu çocuklar tanrıların insanlara merhamet etmesi için kurban edilirdi. Capacocha zamanı gelene dek iyi beslenen çocuklar, köyün liderliğini de yapan rahip tarafından Capacocha gecesi köyün de üzerinde bulunduğu And Dağlarının en yüksek tepesine, İnti tepesine götürülürdü. İnti tepesinde, soğukta elleri ve ayakları bağlı şekilde duran çocuklar tanrılara yeraltında hizmet etmeleri için tanrılar tarafından alınırlardı. Hediyeler kabul edildiğinde köyde kıtlık biter, insanlar neşe ve bereket içinde yaşamaya devam ederlerdi.

Quilla doğduğundan beri köy üzerinde kıtlık eksik olmamışsa da, o hiç Capacocha’ya tanıklık etmemişti. Son Capacocha kurbanının ise annesi olduğunu hiç bilmiyordu…


*Ushnu: İnkaların ana meydanlarının ortalarında yer alan ve dini törenlerinde ve diğer kutlamalarında kullandıkları küçük taştan yapı, kaide.

** Supay: Ölüm Tanrısı

*** Conopa: Koruyucu gücü olduğuna inanılan küçük kişisel fetişler

**** Capacocha: İnka kültüründe çocukların kullanıldığı bir tür insan kurban etme ritüeli.


Hikayedeki birçok bilgi konuyla ilgili yapılan araştırmalardan çıkarılmış olsa da, bolca hayal ürünü de içermektedir.

Görsel: ?

WordPress.com'da ücretsiz bir web sitesi ya da blog oluşturun.

Yukarı ↑