Ara

Kahve Sigara Kahve

Sigara dumanına kahveyle eşlik ederken cümlelere dökülen delilik alametleri…

Ait Olmak Üzerine

guweiz3

Ait olmak… En az cinsellik kadar büyük bir pranga insanlığın boynunda. Bir tutku, bir yaşam, bir var oluş amacı adeta. Hayata karşı tek olanın umarsızca çoğalma savaşı…

İnsan ait olduğunu hissetme yanılgısıyla, köklerini salma telaşıyla karışır bir dolu olgulara… Özünden ayrı, törpülenmiş ruhuyla yamanır çeşitli insanlara ya da gruplara. Kendisini ifade edebilmek için, dar bir kalıba sığmaya çalışan ruhun dramıdır bu… İnsanın kendisinden özüne olan bu yolculukta, başka özlere karışarak kendisini özler ruh. Aşktan uzak, kendisinden uzak, özünden uzak bir yapılanma içinde katman katman yeniden yaratır kendisini insan. Bu yeni oluşumda duygular dahi şeritleri çizilmiş dar çerçevelerde sergilenen tablolar kadar durağan, başkasıyla birlikte var olma düşüncesiyle harmanlanmış özgüvensizliğin yansımasıdır adeta…

‘Bütünüyle, bedeniyle, ruhuyla, düşünceleriyle ve tüm varlığıyla ait olmak’ çocukluktan kalma bir hayal olsa da, o büyük arayışta arzulanan tek şeydir aslında. Bazen işler yolunda gitmez, ait olmak istediklerimiz bize ait olmayı ya da bütün teslimiyetçiliğimizle kendimizi sunmamızı istemez. Bazen de ait olduğumuzu düşündüğümüz anda, bir anda aslında oraya ait olmadığımızı fark ederiz. Hep bir hüsran hep bir karmaşadır hayat. Hep varlığını uzaktan uzaģa duyumsadığımız o uzak illeri özler bütünleşmeyi tatmamış ruhumuz. Ve hep bu özleme bağlı arayışlarımızla sürekli ait olduğumuzu sandığımız birçok grup, olgu ve insanla karşılaşırız hayatımızda. Oysa gerçek arzumuz öz olana ulaşmak, onunla bütünleşmektir. İçinde birleşmek olan her türlü eyleme ilişkin bu maksimum düzeydeki ilgimiz de bu yüzdendir…

Görsel: Guweiz

Güvercin ve Kumru

sara-herranz

Gece yavaş yavaş indi şehre. Kalabalık, eğlence mekanlarıyla sıcacık yataklar arasında seçimler yapıp dağılırken uzaklara, bir ıssızlık sardı etrafımı. Beklediğim ve ısrarla özlediğim bir ıssızlık… Yaşadığı her şeyi kendi zihin algısı içinde tek başına yaşamaya mahkum olan, bir yandan da bunu özlemle arayan bir insanın ıssızlığıydı beni sarıp sarmalayan. Yanımda bir ordu kalabalığı da olsa, bu kalabalık canım, cananım, can dostum da olsa, insan sadece kendi hissettiklerini bilir ve yaşar bu dünyada. Doğarken de ölürken de yanında kim olursa olsun, yalnızdır insan deneyimlerinde. Yaşamda da işte tam olarak öyle…

Gökyüzüne baktım. Sanki bulutların ardında saklanan utangaç bir aydım. Kendimi dünyaya bir türlü yansıtamazdım. Cümleleri hep kendisine saklayan bir kirli çıkıydım. Bana yaklaşanlara istediklerini gösteren yalancı bir aynaydım. Sen nasıl oldu da bu labirenti aştın?

Bu denli uzak durmasaydın benden, elimden her an kaçıp gidecek bir kuş gibi çırpınıp durmasaydı yüreğin; bu denli güvenebilir miydim sana? Bir gün her şeyin sonlanacağından bu denli emin olmasaydım, beni bu kadar inandırmasaydın, açabilir miydim kendime ulaşan kapıları sana? Bu denli kendim olabilir miydim yanında? Bu kadar yaralı olmasaydın, sarıp sarmalar mıydım yine de seni? Küçücük bir çocuğu, serseri bir kediyi sever gibi… Hissettiklerimi asla hissetmeyeceğini bilmek, seni hiç tanımadan önce, çoktan kaybetmiş olmak mı bu kadar rahatlatıyor beni bunca acıyı zerk ederken zihnime? Hiç yaşanmayacağı bilinen her şeye karşı derin bir beklentisizlik içinde…

Bırakalım soruları bu gece… Çekelim yatağımı pencerenin önüne… Hiçbir şey söylemeden, hiçbir şey konuşmadan öylece uzanalım, boşver geçmişi de geleceği de… Paylaşalım zifiri kesen sessizliği, başlı başına boşluğu ve tekerrürden ibaret tek başınalıklarımızı… Sen yaralı bir güvercin, ben ürkek bir kumru. Sığınalım penceremin pervazına… Şimdiye.

Görsel: Sara Herranz

Bir Garip Hikaye

14117679_1639835233012340_8160748739572293641_n

Katlarca yükseklikteki bu manzaradan aşağıya bakarken yer çekiminin ne kadar çekici olduğunu test etmek istemediğimi kendime hatırlatmam gerekiyor. Zira burada bulunma amacım hazır aklım bütün düşüncelerin üzerine çıkmışken, hiçbir şeyi önemsemezken, koca – yaşlı – şişko – gri dünyaya yukarıdan bakmak; içinde dönüp durduğum semte bu yükseklikten göz atmaktı. Bunu amaçsızca bir manzara keyfi çıkarmak olarak da adlandırabilirdim ama, manzara dediğimiz şey gri beton yığınları ve her gün turladığım trafiği ve dolayısıyla küfürü bol caddeler ve sokaklar olunca, görüntüyü manzara olarak tanımlayabilecek kişilerin, benim gibiler değil de, küçücük şehirleri henüz koca koca binalar tarafından -henüz- istila edilmemiş, bu çirkin görüntüye ve çirkin yaşam tarzına -henüz- ayak uyduramamış kocaman gözlü, saf yürekli insanlar olabileceğini tahmin etmek güç olmayacaktır. Benim gibi doğma büyüme bu şehirde yaşayanlar işi-gücü bırakıp ormanlara, tarlalara kavuşma hevesiyle yanıp tutuşurken; birçoğu yeşilliklerle çevrili alanlardan çeşitli hayallerle buraya doluşan insanlar -ne hikmetse- betonları izlemeyi seviyorlardı. Ne de olsa taşı toprağı altın diye tabir edilen ve içine düşüldüğünde anca eşelenip durulan bir çöplüktü burası… Değişik geliyordu belki.. Belki de kendilerine dayatılan ve başarı olarak işaret edilen bu çirkin yaşam standartlarına erişebilmek için insanlar, öz saygılarını hiyerarşik olarak üstleri konumundaki herhangi bir ego canavarına oyuncak etmek için, üç kuruşa ömür tüketmeye geliyorlardı. Bunun gerçekten bilerek içine girdikleri bir girdap olduğunu düşünmek bana anlamlı gelmese de, herkesin bu tuzağa habersizce düştüğünü sanmak da pek akıl kârı değil… Her neyse zaten konu bu değil…

İzlendiğimi hissettiğimde, sanki biri beni aniden ittirecekmiş de, aşağı düşecekmişim gibi bir hisse kapılıp, çaktırmadan usulca arkama dönüp baktım. Bu soğuk havada, yağmurdan ıslanmış zeminde, çıplak ayaklarımla ve tuhaf kostümümle öylece durup sigaramı ciğerlerime çektiğimi göz ucuyla takip eden bir adam usulca yanıma yaklaştı ve çakmak isteme bahanesiyle mantığımı sorguladı az önce. Delilikle dahilik arasındaki o ince çizgi ne piyasa yaptı arkadaş bu günlerde… Yağmura karşı başlattığı o küçük isyanı sadece üzerindeki montun kapüşonunu takmamak olan adam, benden onun gözlerini boyamak için dahice cümleler savurmamı, derin kelimeleri ard arda sıralayarak aslında anlamsız olan, ama anlamlı görünen paragraflarla gözlerini boyamamı bekliyordu adeta. Maalesef insanlar, çocukça bir bekleyişle, diğerlerinden hep gözlerini boyamalarını isterler. Kendi küçük dünyalarına sığdırmak için çaba sarf etmedikleri tüm neşe, beceri, kabiliyet… Artık adına ne derseniz deyin… Hayallerindeki her şeyi sizde görmek isterler. Birkaç illüzyonla çocukça bakışlara maruz kalır, bir anda birilerinin beyaz atlısı ilan edilirsiniz alimallah. O anda bana bakışını görseydiniz; “Ben uzaylıyım” desem dahi beni deli değil, bir dahi olarak algılayacak olduğuna emin olabilirdiniz. “Çıplak ayaklarla ve bu tuhaf kostümle burada öylesine durup duruyorum, benden ne bekliyorsun?” diye sordum. İnsanların en beklemedikleri anda bu kadar açık ve net sorular sormak kabalık mıdır? Yüzlerindeki o şaşkınlık ifadesini görseniz, emin olun bunu her zaman uygulamaya çalışırsınız hayatınızda… Sanırım insanların mimiklerine, yüzlerinin aldıkları şekillere karşı tuhaf bir tutkum var… Böyle ani ve patavatsız sorularıma karşılık dürüst ve net cevap veren insanlara, cevaplarından hoşnut olmasam da saygı duyarım hep. Elimde değil… En azından kibirli bir havayla kendisini yüceltmemiş, herhangi bir bahanenin arkasına sığınmamış, karşısındakinin kendisinden yüz çevirmesinden ürkmeden dürüst olabiliyordur bu tür insanlar. Benim kime ne kadar dürüst olabildiğim konusu ise, içimde bir yerlerde saklı düğümlerimin daha da karışmasına neden olduğu için bu kafayla bu konulara sapmamayı kendimce uygun gördüm. Adam ise benim kendi içime gömülüşümde derin bir bilgelik aramaktan vazgeçmiş, aniden sorulan soru karşısında ürkmüştü. “Sadece çakmak istedim, bir beklentim yok” dedi. Önce içimden “Hadi oradan” demişsem de, sonra haklı olabileceğini düşündüm. Herkesin benden bir şeyler beklemesine alışkın olan bünyem biraz utandı tabi bu cevap karşısında. Öyle ya.. Ben kimdim ki?

Düşüncelerim istemsizce kim olduğuma kaydı… Kimseden bir üstün yanım yoktu. Bunu söylerken bile içimde bir yerlerden zayıf bir ses, koluyla kolumu dürtüp sinsi sinsi sırıtan laubali bir sırdaş gibi içimden “seni gidi seni” yapıyordu. İnsan kendisini kandırmadan duramaz mı? En azından şu anki ruh halime saygı gösteremez mi içimdeki ben? Tamam, madem bu kafadayız, madem buradayız ve anlamsızlıklar içinden kopup gelmiş bir sahneyi canlandırıyoruz, açıkça itiraf edeyim: Hiç kimseden hiçbir farkım olmadığını bilmekle birlikte, çoğu zaman insanların başarmak için peşlerinde koştukları şeyleri umursamadan ve o kadar da odaklanmadan uzanıp alabilme yeteneğim ya da şansım sayesinde kendimi başkalarından üstün gördüğüm, o kibir köklerinin içimde bir yerlerde uzayıp durduğu doğrudur. Kablo gizleyen kanallar gibi bunu öyle güzel şekilde gizliyorum ki damarlarımda, eminim beni yakından tanıdığını iddia eden insanların karşısına geçip bu cümleleri söylesem, bana çok şaşırırlar ve benim ne kadar mütevazı olduğumdan bahsederlerdi. Zaman zaman içimde gizlice varlığını sürdüren kötü bir manipülatörün insanların duygularını bu şekilde yönlendirdiği ve mütevazılık yaptığım zamanlarda daha çok oy toplayacağını bildiğimden bu şekilde davranışlar sergilediğim yönünde kuşkularım olmuyor değil. Bu noktada demin bahsettiğim insanlardan biraz yüksekçe bir sesle “Aaa olur mu öyle şey” nidalarının gelmesi de mümkün tabi.

Sürekli kendisine çelme takan hikaye kahramanı olur muymuş? İşte bu da böyle, benim hikayem. Adamın çakmak istemesiyle bir anda derin sulara gömülen ve kendini arayan bir kahraman, kendi içinde nice laubali sırdaşla ve kibir canavarlarıyla boğuşup tekrar yüzeye döndüğünde “iyi ki başka bir şey istememiş yoksa kendimi ne halde bulurdum” diye sorar tabi tuhaf bir surat ifadesiyle. Ama kimdim ben? İçimdeki bütün organlarım bir diğerine üstün gelme telaşı içinde, kendilerine uygun sıfatları alıp alıp üzerlerinde tutuyorlardı. Birbiri altında kategorilenen bir dolu çekmece açılmış, onlarca yıl boyunca içine tıkıştırılmış her şey hayatımın başlığı olmak için çırpınıyordu. Bunlardan hiçbiri bir diğerinin önüne geçemiyor, beni tanımlayan o basit, tek hecelik, tek kelimeye ulaşamıyordum bir türlü. Başkalarının benden beklentilerini o kadar çok üzerime rol olarak giymiştim ki; hepsini birden çıkardığımda kalan koca bir hiç oluyordu. Bu düşünceler zihnimden geçerken göz ucuyla yanımdaki adama baktım. İyi -en azından mantıklı- giyimli, hava durumuna uygun şekilde seçilmiş ayakkabıları, kısa kesilmiş düzenli saçları, çok okumuş izlenimi veren gözlükleri ve lezzetli yiyeceklere karşı koyamadığı izlenimi veren göbeği ile gayet alelade bir insan formatındaydı adam. Yüzüne baktığınızda bir daha yolda görseniz, yanından geçip gitseniz tanımayacağınız alelade hatlara sahipti. Ama zaten kim alelade hatlara sahip değildi ki? Magazinlerden uzak durmama ve insanların dış görünüşleriyle ilgilenmememe rağmen yine de orada burada fotoğraflarını görüp “Bu da insansa diğerleri ne?” diye yüzeysel düşüncelere dalabildiğim birkaç ismini cismini bilmediğim kişi alelade hatlara sahip değil olarak tanımlanabilir sanırım. Neyse. Bu yanımda dikilip sigarasını içine çeken adam gayet normal görünürken, burada benimle aynı duyguları paylaşıyor olabilir miydi? Bu bana çok tuhaf gelirdi işte. Alelade göründüğü için değil, hayata tutunabiliyor gibi göründüğü için. Yoksa kimseyi dış görünüşüyle yargılayacak bir durumda olmadığımı zaten ilk satırlardan anlamışsınızdır… Kabukla yapılan primlerden de pek hazzettiğim söylenemez. Yine neyse…

Bütün bu çakmak isteme seremonisinden sonra çok net bir şekilde zihnimde beliren soru işareti, hayata tutunabilen insanların da benim gibi mantıklı görünen bu mantıksızlık içinde boğuluyor olabilip olamayacaklarıydı. Biraz önce aldığım cevaptan ötürü soru sormaya da çekiniyordum açıkçası… Adam şimdi dünyanın en düz adamı ifadesini takınıp “Yoo ben sadece sigara içmeye çıktım buraya” dese, dünyadaki bütün her şeye yüksekten bakan, hiçbir sıkıntıyı omuzlarına almayan ruh halim bir anda bütünüyle yerle yeksan olabilirdi bu düpedüzlük karşısında… Adamın içindeki delilikle dahilik arasında gezinen o ince noktayı aradığımı fark ettiğimde, istemsizce kapıya yöneldim. Artık gitme vaktiydi. Bir yabancıyı merak etmek de neyin nesiydi böyle? Merakım derinleştikçe sıklaşan adımlarımla ardıma bakmadan geçtim kapıdan, kendimi şehrin soğuk, trafikli ve bol küfürlü sokaklarına attım ben de…

Stabilite

bruno-catalano-sculptures

Kendimi bir o yana bir bu yana çekiştire çekiştire bugüne dek gelebildim. Gereği var mıydı sonuçların nedenlerini öğrenmeye ya da bunları değiştirmek için çaba göstermeye? Bir şekilde farkında olmadan tamamından emin olunamayan yolun en az yarısını geçtiğimi varsayarak, kaldığı varsayılan öteki yarıda kendimle uğraşarak zamanı geçirmeye çabalamanın anlamı var mıydı? Böyle bir bitkinlik ve bıkkınlık arasında saatleri domino taşı gibi birbiri üzerine devirip ertesi güne geçmenin telaşından başka bir şey içermiyordu yaşam. Bir gün, ertesi günü getiriyor, ertesi gün, düne doğru koşuyor ve bütün bunlar olup giderken öylece bakıyordum arkalarından. Başlı başına bir hayal kırıklığı, başlı başlına cehennemdi dünya sandığımız. Bizden bize çıkan labirentlerin karışıklığında, tek başınalığımız…

 

Görsel: Bruno Catalano Sculptures

Vicdanı Rahatlatma Kursu

lucia-blaskova

Biz insanlar, çok tuhaf yaratıklarız. İyi, zeki ve çevrelerimiz tarafından takdir edilen kişiler olmakla güdüleniyoruz her zaman. Oysa başkalarının gözündeki yansımaya göre yaşamaktan daha büyük bir cehennem var mıdır? Yazık günah bizlere… Geçenlerde bir gün, bir komşuyla denk gelip sohbet ederken fark ettim. Ne güzel kapatıyoruz kendimizi gerçeklere. Ne güzel kandırıyoruz kendimizi, omuzlarımıza binen sorumlulukları görmezden geliyoruz.

Yıllarca ormanlarda başıboş köpekleri beslemek için çaba sarf eden gruplara destek olmaya çalışıyorum. Hatta bir süre ormanlara gidip bilfiil emek de verdim gözönünden uzaklaştırılan köpekler için. Ve yine o dönemlerde insanların vicdanlarını etkileyen konularda farklı tepkiler oluşturduklarını gözlemledim. Bazıları -benim dahil olmadığım bir grup- canla başla fark yaratmaya, gerçekten yardımcı olmaya ve kendilerini bu yola adamaya hazırlar. Bu insanlar sayesinde sanırım dönüyor dünya… Bazıları vicdanı etkileyen konuları tamamen görmezden geliyor ya da açık açık duyarsız ve bencil bir bakış açısındalar. Ben bu gruba da dahil görmüyorum kendimi. Bazıları ise içlerini kemirip duran bu vicdani durumları görmezden gelmek için ilk saydığım insan grubunu, şu canla başla çalışan insanları kullanıyorlar.  Ben de bu gruba dahil olabilirim. Durumun gayet farkındalar ve vicdanen rahatsız oluyorlar. Ama ne bu gidişe bir dur diyorlar ne de herhangi bir katkıları oluyor. Hiçbir katkıda bulunmadıkları halde, katkıda bulunanları takdir ederek vicdanlarını rahatlatıyorlar. Oysa kendilerini kandırmayı bırakıp en basitinden yemek artıklarını saklayıp alkış tuttukları insanlara gönderseler, ormanlardaki sorunun büyük kısmı ortadan kalkmış olacak. Ama ne kadar duyar kasarsak kasalım, herhangi bir konuda hepimiz böyle değil miyiz? Konuşmaya gelince atar tutarız; gerçekleştirme kısmında ise kaçar saklanırız. Saklanmasak da bahaneler ve bahaneler…

İşte benim komşum da, apartmanımızın ne kadar hayvansever olduğundan bahsedip apartmanımızın, insanlarımızın güzelliğini övüyordu. Evet, birçok semte göre kedilerin rahat ettiği bir lokasyondayız ama “Bizim sokakta neden hiç sokak köpeği yok?” diye çok sormuşumdur kendime… Ya da “Neden bizim bahçede diğer bahçelerden daha az kedi var?” diye… Tamam birkaç kedi evimiz var bahçemizin köşesinde… Ve sabahları yeğenimle beraber çöp kutusunun yanına kedi maması bırakırken biz, şimdiye kadar hiç kimse “Neden oraya mama koyuyorsunuz?” gibi saçma sapan bir kavga ortamı yaratmadı… Kapıdan çıktığımızda “Mamacılar geldi!” coşkusuyla karşılanmasak da, bizi gördüğüne çok sevinen 2-3 kedimiz var apartman çevresinde. Ama yeterli mi? İşte komşumun dediğine göre biz çok hayvansever bir apartmanız. “Birkaç kedi evi daha yapıp şuralara koymak istiyoruz” dediğimde, köşedeki yaşlı teyzenin kedilerle ilgilendiğini söyledi komşum. Evet, çok seviyoruz yaşlı teyzeleri… Gerçekten canla başla dünyayı daha güzel bir hale getiriyorlar… Onun varlığı bir sokakta oturan herkesin kedisever olmasını sağlıyor ve onun yemek dağıttığını görmekle tüm mahalle halkının vicdan haneleri rahatlıyor. Böylece gece duyduğumuz miyavlama seslerini açlığa değil azgınlığa yorabiliriz gönül rahatlığıyla.

Eski sokağımda da zor adım atan yaşlı bir amca, elinde bir pazar sepeti… Pazar sepeti mi onu çekiyor, o mu pazar sepetini taşıyor bilinmez… Doldururdu her gün sepetin içine etleri. Ağır aksak adımlarıyla arşınlarken sokakları bir yandan köşelere kenarlara belirli aralıklarla etleri/tavuk parçalarını bırakır, bir yandan da mırıldanırdı kedilere, köpeklere… Onu görüp peşinden takılan hayvanlarla sohbet ede ede, günlük yürüyüşünü tamamlardı. İzlerken anksiyete krizine girmemek mümkün değil. Bu yaşlı çınar yıkılıp giderse, yerine kim geçecek? Mahallelinin vicdanını kim rahat ettirecek?

İnanın ben de farklı değilim. Anca bakmışım camın kenarından köşesinden… Sormaya kalksanız bin türlü bahane ve evden çıktığım sabahlarda kedilere koyduğum bir avuç mama ile şov yaparım hemen burada. “Ama” ile başlayan türlü cümleleri üst üste yığıp tek kelime edecek yer bırakmam sizlere gerekirse. İşin özünde benim de en az sizin kadar ödüm kopuyor. O yaşlı amcalar ve teyzeler, ya da kendisini herhangi bir vicdani göreve bağlı kılan, hayatlarını bu görevlerle birlikte idame ettirenler hiç binip gitmesinler o güzel atlara…

Görsel: Lucia Blaskova

Aşkın Karanlık Metali

dave-myles-photography

Karanlıkta duruyorum aşk vurmasın yüzüme
Dokunmasın kimse bana
Kimse ulaşamasın artık tenimin incinen yerlerine…
Uyanmasın bir daha etimdeki yaralı hayvan
Zamanın siyah deltasında çürümek istiyorum
Biliyorum artık kimse yok kimsesizliğime…
Biliyorum aşka kimse yok
Aşkın karanlık metali soğuyor yüreğimin derinliklerinde…
Aşklarım, arkadaşlarım, dostlarım
Dağılıp gitti herkes
İçimi sızlatacak kimse kalmadı içimde…

Murathan Mungan

Görsel: Dave Myles Photography

Goygoylama

15826444_967634463337652_2521619613154574944_n

İnsanlar benzer fikirlere, düşüncelere ve algılayışa sahip olduklarıyla iletişim kuruyor, onlarla bir oluyor, onların yaptıklarını takip ediyorlar. Bu şekilde kendi içinde kapalı küçük topluluklar oluşturmuş oluyoruz. Ve bu küçük toplulukların bazı dilekleri oluyor “Keşke diğerleri de bunu anlasa…” “Keşke onlar da böyle yapsa” “Bir insan bunu nasıl yapabilir ki?” vs vs vs… Aynı doğrultuda birleşmiş insanların bu dileklerini sadece birbirlerinin görebileceği, duyabileceği şekilde ifade etmesi bir nevi “Körlerle Sağırlar Birbirini Ağırlar” durumu değil mi? Akabinde birbirini gaza getirip diğer düşüncelere karşı düşmanca tavırlar alması, diğer görüşlere fikirlere ve davranış türlerine karşı savaş açması, kavga çıkararak iki ucu iyice birbirinden uzaklaştırmasının çözüme ne faydası var?

Evet, şu içinde toplaştığımız Facebook sayfalarından bahsediyorum. Biraz daha konuyu maddeleştirmek gerekirse; hayvanlarla ilgili paylaşımlar yapan bir sayfada soğuk havada kaputa vurmak gerektiğinden bahsedilmiş. Elbette ki o sayfaya üye olan kişiler araba kaputuna vurmayı akıl edebilecek insanlardır. Çünkü konuya yabancı değiller… Hayvanları önemsemeyenler ise bu görselleri görseler dahi “Peh” diyerek geçeceklerdir ve önemsemeyecek, hayatlarında uygulamaya gerek duymayacaklardır. Herhangi bir çözüm değil yani bunlar… Aynı düşüncedeki insanların birbirlerini goygoylamalarından, bir şeyler yaptıklarını düşünerek rahatlamalarını sağlamaktan öteye gidemiyor bu paylaşımlar…

Çözüm dediğimiz şey, görüşlerimizin – düşüncelerimizin aksi doğrultusunda fikirleri olan insanlara da açılmaktır. Bunun için de kişi, kendi düşüncelerinden taviz vermese de, başkalarının düşüncelerine görüşlerine açık olmalı. Dinlemeli ki, dinlenmeli. Böylece daha kalıcı çözümler için, aksi düşüncelerin kaynağını araştırabilmeli ve o çözüm yaratmak için kaynağı sarsmak gerekir. Bizzat içlerine kadar girip bunu yapmak gerekir aslında. Klasik bir söylem var hani; “Sistemi değiştirmek istiyorsan, öncelikle onun en önemli yapı taşlarından birisi olmalısın.” Parlamenter sistemin değişikliklere uğradığı şu günlerde, siyasete hafifçe göz kırparak ama pek de konuya dahil olmadan bu durumu da bir küpe olarak kulaklara takılmak üzere şuracığa bırakayım ben… Dursun orada.

Siz yine de bu soğuk havalarda arabanın kaputuna vurun, sokaklara biraz mama – yemek artığı ve biraz da su koyun. Kimse kedi – köpek katili olmadığını düşünürken, bu yardımları yapmadığımız sürece hepimiz katiliz biraz…

Gölge

jungho-lee2

Beynimizin sürekli geleceğe odaklı bölümüyle tarihler boyu sıralayıp durduğumuz önyargılarımız, yargılarımız ve sanrılarımızın üzerine kurduk medeniyetleri. Ne kadar uzaksak kendimizden ve birbirimizden, o kadar iyi… Kendi zihnimizde, düşünce hücrelerimizde duvarlarımızı kalınlaştırdıkça, içeride sıkıştık kaldık. Dışarıda, bedenlerden ibaret yaşantılarımızda, bedenlerimize eşler aradık… Bedensel çıplaklıkları günah saydık, tamam ama… Zihinsel çıplaklıklarımızdan o kadar korktuk ki, konusunu dahi açmadık/açamadık… Varlığını yok sayıp, bedenen çıplak kaldıklarımızla ruhlarımızı sarmalamaya çalıştık. Oysa ne bir sınıra ne de bir kitapçığa tabiydi hayat, tüm sınırlarımızı zihinlerimizde kendimiz yarattık…

Bir insanı tanımak… İnsanın kendisini bile tanımasının engellenmiş olduğu bu düzlemde, bir başkasını tanımak mı? İmkansız. Kör gözlerimizle okumaya çalışmak, el yordamıyla algılamak bir başkasının duvarlarına çizdiği şekilleri… Buna ancak “tanımaya çalışmak” denilir ve sonsuza dek sürecek bir eylemdir. Ve her iletişim zerresi, bu amaca özgülenmiş olsa da, ve hatta olmasa da, insan hep bu ‘tanımaya çalışmak’ eylemine yönelir ve her defasında farklı cevaplar bulur hücrelerinde. Algıladığımız tek şey karşımızdaki görüntüye çarpıp dönen düşünce parçacıklarının kendi zihnimizde oluşturduğu yargılar ve sanrılardır oysa. Sınırlarımızdır bir başka deyişle… Karşımızdaki onaylasa da algılarımızın doğruluğunu, bizden yansıyıp kendisine çarpan düşüncelerin onda oluşturduğu görüntülerdir onun kabul ettiği. Ya bizim anladığımız? Ya onun anladığı? İnsan tüm çıplaklığını sergilemek için çırpınsa da, tamamen çıplak kalması mümkün değildir bu et ve kemik yığını sınırlardan oluşmuş dünyada. Ve belki de en büyük hatasıdır insanın tanımaya ve tanıtmaya çalışırken kendisini, bu zihinsel çıplaklığından, günahından ürküp karşısındakine aşkı öne sürmesi… Çünkü hiçbir sınıra tabi değildi hayat, tüm sınırlarımızı kendimiz yarattık zihinlerimizde…

Bütün sınırlardan soyunmuş, yüzyıllardır oluşturulmuş tüm önyargıların yıkılmasıyla gelmeli insanlar bana. Onları tanımam değil, tanımaya çalışmam için. Bırakın geçmiş yaşamların, yüzyıllar önce yaşamış insanların ya da geçmişteki kendi doğrularınızın söylediklerini. Zaman akıp geçerken bedenli olan her şey değişime tabi… Doğrular ya da yanlışlar değil; herhangi bir şekli olmayan, herhangi bir yere sığmayan ruhlarız bizler. Bedenli dünyada bedenlerimize preslenmiş, iliştirilmiş ve dikilmiş ruhlarımızla değil; flu olan, dile getirilmeyen ama yine de var olmayan yanlarımızla dururuz yeryüzünde birer gölge gibi. Karakterler, tercihler, cümleler, resimler, müzikler, sözler… Hepsi gölgelerimizin gerçekliğe bağlanması için oluşturulmuş, gölgelerimize kök olmuş çabalardan ibaret. Silik birer gölgeyiz bu dünyada; ötesi değil…

Görsel: Jungho Lee

Hastalık

anna-razumovskaya

Genel olanın normal olduğu ve bunun dışındakilerin anormal olarak nitelendirildiği düşünülecek olursa; insanlar kendilerini parlatmak uğruna birer paçavra gibi kullanırken birbirlerini, bir insanı gerçekten sevgiyle, yıpratmadan, olduğu gibi kabul ederek saygıyla sevebilmek bir hastalık olsa gerek. Tedavisi olmayan ve sonunda insanın kendisini istemsizce karantinaya aldığı, kendisini dünyadan ve insanlardan izole ettiği bir hastalık.

Görsel: Anna Razumovskaya

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑